Tarih - Tarih Öğretmenlerine Kaynak

Subhatul Ahbar (Haberlerin Tesbihi)YURTTAN AYRI DÜŞMÜŞ ELYAZMASI BİR KİTABIN HİKÂYESİ

Subhatul AhbarSubhatul Ahbar (Haberlerin Tesbihi)YURTTAN AYRI DÜŞMÜŞ ELYAZMASI BİR KİTABIN HİKÂYESİ

1966 yılında, bir matbaacılık işi için Viyana'ya gittiğim sırada işimin çabucak bitmesi beni birben bire işsiz bir adam haline getirmişti. O eski havasını hâlâ muhafaza eden Mozart kahvesinde oturup ne yapacağımı düşünürken muhteşem binalarıyla kahvenin tam karşısına isabet eden Avusturya Millî Kütüphanesi bir anda bana, en iyi vakit geçirilecek bir yer gibi göründü.

Daha önce, İstanbul’da iken elime geçen üç ciltlik büyük Flügel katalogundan, Arapça ve Farsçalardan başka bilhassa Türkçe elyazmaları bakımından Avusturya Millî Kütüphanesinin Avrupa’nın pek zengin kütüphanelerinden biri olduğunu biliyordum. Elyazması toplamak merakı da bende yeni başladığı için Viyana’daki şu boş zamandan faydalanarak kütüphanenin elyazması kısmına gidip onlardan birkaç tanesini olsun görebilirdim.

Vakit müsaitti. Hemen kalkıp kütüphaneye yollandım. Sessizlik içindeki yüksek taş merdivenleri tırmandım. Zili çaldım. Kapıyı genç bir hanım açtı. Maksadımı söyledim. Elyazmaları kısmının muhafızı olduğu anlaşılan bu genç hanım hiç beklenmedik bir zamanda kapısından içeriye bir müşteri girivermiş bir dükkâncı gibi memnun olmuş göründü. Hamarat hareketlerle Türkçe yazmalar katalogunu kucaklayıp önüme serdi. Merak ettiğim birkaç kitabı buldum; onları istedim. Sessizce uyudukları yerlerden onları çıkarıp önüme koydu.

 

Kitapları sıra ile, teker teker karıştırmaya iyice koyulduğum sırada kütüphane memuru hanımın bir aralık yanıma yaklaştığını ve masaya bir kitap daha bıraktığını gördüm:

— Bu, kütüphanemizdeki Türkçe minyatürlü elyazmalarının en güzellerinden biridir. Hoşunuza gideceğini tahmin ediyorum, dedi.

Elimdeki kitabı bırakarak onu aldım. Adı Subhatu’l-Ahbâr = Haberler Teşbihi idi. Güzelce bir nesihle yürüyüp birkaç yazılı sahifeden sonra Hazreti Âdem ve Havva’dan başlayarak bütün Peygamberleri ve soylarını arka arkaya sıralayan öyle nefis minyatürler biribirini kovalamaya başladı ki, eskilerin tâbiriyle, aklım başımdan gideyazdı! Bu kitaptaki minyatürler öylesine güzeldi ki, bu kadar güzellerini şimdiye kadar rastladığım İran minyatürleri arasında da pek görmemiştim.

Kitaba daldıkça hayretler içinde kalıyordum:

Bu kitap yalnız minyatürleri ile değil tertibi bakımından 17. yüzyıl Türk kitapçılık sanatının rastlanmamış ve pek asil bir örneğini teşkil ediyordu. Aslında karışık bir şey olan şecere tabloları bu el yazmasında tam bir vuzuh ve güzellik manzarası almıştı. Altın yuvarlaklar içine konmuş olan minyatürler gelişi güzel sıralanmamış, sahifelerin karşılıklı gelişleri göz önünde tutularak estetik bir endişe ile en münasip yerlere oturtulmuş; boşlukları itinalı bir nesihle bazan eğri, bazan da devrine göre cesaret sayılacak bir anlayışla ters konarak, yazı ve resimden artan taraflar da altın dal ve yapraklarla doldurulmuş ve şaşırtıcı olanı, tenazura kitabın hiç bir yerinde itibar edilmemişti.

Bütün bunlar yüzyıllardan sonra, ancak bugün ulaşılmış bir kitap tertibi anlayışı idi ve 17. asır için cidden pek ileri sayılırdı. Kitabın son minyatürünün altına attığı imzadan İstanbullu Hüseyin olduğu anlaşılan, ama ne yazık ki, başka hiç bir eseri bilinmeyen ressam hakkında da detaylı bilgi bulunmamaktadır.

Kitaba vurulduğumu söylemekten utanmıyacağım. Onu vatandaşlarıma göstermek için her fedakârlığı yapardım ama bunun mümkün olmadığını da biliyordum. Kitap, rivayete göre, Türkler’in Avusturyalılarla yaptıkları bir savaşta Avusturya orduları kumandanı Prens Eugene tarafından iğtinam edilen eşya arasında bu kütüphaneye gelmişti ve Avusturyalılar kimbilir kimin elinden esir aldıkları (*) bu kitabı gözleri gibi her şeyden sakınıyorlardı. Bu durumda benim için sadece bir şey yapmak mümkündü: Matbaacılığın bugün eriştiği imkânlardan faydalanarak tıpkıbaskısını yapmak!

Fikrimi ortaya koyar koymaz bu meselenin ancak kütüphanenin Umum Müdürü Dr. Stumvvoll ile görüşülebileceğini söylediler. Adeta koşarcasına Umum Müdürü aramaya koyuldum. Sonradan pek dost olduğumuz ve Ankara’da Ziraat Fakültesi kurulurken onun kütüphanesini tanzim etmiş olduğu için hafızasında Türkiye’ye dair pek güzel hâtıralar taşıyan Dr. Stumwoll ki şimdi kendisi emekliye ayrılmıştır bir kitap meraklısının halinden anlayacak pek muhterem bir zat idi. Yapmak istediğimin mümkün olduğunu, kütüphanenin bu hususta bana yardım edebileceğini söylediği zaman heyecanla ellerine sarılarak kendisine teşekkür ettim. Türklerin görmedikleri bir Türk eserini memlekete getirebilecektim.

Eserin baskıya esas olan diyapozitiflerini Avusturya Millî Kütüphanesinin fotoğraf atölyesi hazırladı. Kitabı Doğan Kardeş matbaasında dört partide bastık ve her üç ayda bir baskı denemelerini Viyana’ya bizzat götürerek renk kontrollerini yine kütüphanenin pek nazik olan personelinin yardımlar ile tamamladık. Kendilerine burada teşekkür etmeyi zevkli bir vazife sayarım.

«Subhatu’l-Ahbâr» adını taşıyan bu güzel eserin aslı yine Avusturya Millî Kütüphanesinde kalmakla beraber benzeri böylece anavatana dönmüş oldu. Dünyada tek nüsha olan bu kitabın benzerine artık 2000 meraklı sahip olabilir ve vatandaşlarını, içindeki yazıları okuyamasalar bile minyatürlerini zevkle seyredebilirler. Kıymetli tarihçi arkadaşım Yılmaz Öztuna’nın fikrine göre, bu yazma 1715 te Petervaradin bozgununda şehit olan Sadrâzam Damad Ali Paşanın otağında ele geçirilmiş olmalıdır. Ali Paşa kitap sevgisiyle meşhurdu.

ŞEVKET RADO 1968

etarih istatistik

Makale Görünüm Sayısı
26041647

Üye Kaydı ve Girişi

100 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi