Erol KÖMÜR

MİRAC-I NEBİ’NİN MANASI

SebilürreşadMİRAC-I NEBİ’NİN MANASI

 Mi’râc mû’cizesinin vukuu muhakkaktır. Fekat ne suretle vukuû’ bulduğuna dâir olan rivayetler muhtelefün-fîh’tir. Esah olan, rûhânî olmasıdır. Nitekim Hazret-i Âişenin: «Allaha kasem ederim ki Hazret-i Peygamberin cesedi kaybolmadı ve lâkin ruhiyle urûc etti.» buyurmuş olması, ashâb-ı güzînden Muâviye ile Hazret-i Huzeyfe gibi büyük zâtların dahi bu yolda beyân-ı

fikretmiş olmaları, mi’râcın rûhânî olduğunu teyid eder.

 Rasûl-i ekrem (S.A.V.) efendimizin de: «Ben Mescid-i şerifte ne uyanık ve ne de uyumuş bir vaziyette iken Cibrîl-i emin beni bir buraka bindirdi ve semâya çıkarttı....» Diğer bir rivâyete göre de: «Cibrîl-i emîn geldi, elimden tuttu, beni semâya çıkarttı...» sonra da «uyandım» buyurmuş olması, mi’râcın ruhani olarak vuku’ bulduğunu ispat eder.

 

 Şurası da dikkate şâyândır ki: Peygamber Efendimizin «Cibril yanıma geldiğinde beni uyandırdı» demesi Cibril ile Burak’ın

da mânevi ve rûhânî birer kuvvet olmuş olmaları, kezâ, mi’râcın rûhânî olduğunu gösterir.

 Maamafih mi’râcın ne şekilde vukû bulduğunu anlıyabilmek için bir keıre de âyetleri tedkîk etmek lâzım gelir. İşte buna dâir Isrâ’ sûresindeki birinci âyet-i celilenin meâl-i şerifi şöyledir: «Noksan sıfatlardan münezzeh olan (Allah) ona, kudretimize delalet eden âyetlerimizi göstermek için onu bir gece vakti Mescid-i Haramdan, etrafını mübarek kaldığımız Mescid i Aksâye iletti.» diye buyurmuştur ki bunda nazar-i itibara alınacak birçok cihetler vardır:

 Birincisi: Mi’râc-ı nebevinin gece vakti vukû’ bulmuş olması, rûhânî olduğuna delâlet eder. Çünki, hakâik-ı eşya gece vakti, âlem-i mânâda iyi inkişâf eder.

 

İkincisi: Hak Teâlâ âyetinde, sevgili peygamberine büyük âyelerini göstermek için O’nu, etrârını mübarek kıldığı mescid-i aksâya ilettiğini beyân buyurmuştur. Eğer Mescid-i aksâ’dan murâd Kudüsteki Beytül Makdis olmuş olsa idi, Hak Teâlâ onu böylece tavsif buyurmazdı. Zîrâ Beytül-Makdis

de Mekke gibi bir yer olduğundan, orada fevkalâde bir hâl tasavvur olunamaz.

 

Üçüncüsü ise, Allah-ü Teâlâ âyetinde Mescid-i Aksâyı ism-i mevsul ile tavsif buyurmuştur ki ism-i mevsul, muhâtab için

mâlûm olmıyan bir şey’i izah, veyahut o şey’e nazarı dikkati çekmek için îrâd olunur.

 Eğer Mescild-i Aksâdan murâd Beytül-Makdis olmuş olsa idi, îzaha lüzum hâsıl olmaz dı. Zîrâ oras herkesçe malûm olan bir yerdir. Şu halde Mescid-i Aksâdan murâd, herkesin mechûlü bulunan Sidre-i müntehâdır ki Cenâb-ı Hak, Habîbi hakkında: «O’nu etrafını mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya ilettim.» diye beyân buyurmuştur. Yine îsrâ’ sûresinin (60) ıncı âyetinde Cenâb-ı Hak rasûlüne hıtâben:«Sana gösterdiğimiz rû’yâyı, insanları imtihan için vesîle yaptık.» buyurmuş olması, ve Hazret-i Peygamberin de:«Ben Rabbımı gözümle değil, kalbimle gördüm.» mübarek sözü, mi’râcın rûhâniyet âleminde vukû bulduğunu ispat eder. Zîrâ Peygamberlerin kalbı, uyku hâlimde dahi uyanık vaziyette bulunur. Hattâ rü’yaları, uyanıklığın fevkinde bir hâl olduğundan onlara rûyâ hâlinde bile vahy vârid olmuştu. Nasıl ki Hazret-i İbrahim oğlu «Ismaili» rüyasında kurban etmekle emrolunmuştu Ve Peygamber efendimize de ilk önce altı ay rûyâ hâlinde vahy vukû bulmuştur. Buna binâendir ki mü’mini kamilin rü’yası, nübüvvetin (46) cüz’ünden bir cüz ad’olunmuştur.

 Bâzıları, mi’râc-i nebevinin yalnız (îsrâ) sûresinin birinci âyetiyle istidlal ederler. Halbuki bu âyet mutlak olarak vârid olmuştur. Mutlakın ise mukayyed üzerine hamli vâciptir. Yâni bu âyet icmâlen beyân buyurulmuş olduğundan, bununla mi’râcın hakikî mânâsı anlaşılamaz. Çünki mîrâca ' dâir tafsilât (Necim) sûresinde beyân olunmuştur. İşte ondan bir kısım âyetlerin meâl-i münîfi şöyledir: «O’nu pek kuvvetli ve pek heybetli biri öğretti ki, O, en yüksek ufukla idi. Sonra yaklaştı, daha fazla yaklaştı, tâki araları iki yay boyu kadar veyâ daha az kaldı. O da kuluna vahyettiğini etti. Kalb, O’na

gördüğünü göstermekte hiç iğrilmedi, Peygamber, onu bir kere de sidre-i mütehânın yanında görmüştür ki, barınılacak cennet onun yanındadır. Sidreyi neler kaplamıştı neler! O, Tanrısının en büyük âyetlerini gördü »

 Velhâsıl (Îsrâ’) sûresinin birinci âyetinde zikr olunan Mescid-i Aksâ’nın, bazı müfessirler tarafından Beytül-Makdis olduğu rivâyet olunmuş ise de, esah olanı (Sidre-i Müntehâ) olduğu bu âyetlerden de anlaşılmaktadır. Zîrâ Rasûl-i Ekrem Efendimizin, Allah tarafından matlûp olması, likaullahın da orada vukuâ gelmesi îcâb edeceğinden Mescid-i Aksâ’nın, Sidre-i Müntehâ olması lâzım gelir.

 Şurası da nazar-i dikkate alınmak lâzımdır ki, insan, kıymetli bir dostunu dâvet ettiğinde şüphesiz ki onu en iyi ve en değerli bir mevkide konaklamak îcâb edeceği gibi Cenâb-ı Hak da sevgili Peygamberini davetinde O’nu, meleklerle ve birçok hikmetlerle donatmış olduğu Arş-ı âlânın yanında olan Sidre-i Müntehâda kabûl buyurması gerekir. Maamafih durumun böyle olması; Mescid-i Aksanın, Beytül-Makdis olması rivayetine münâfi sayılmaz. Çünki rûhaniyet âleminde hepisi mümkündür. Şüphe yok ki, rû’yete mâni’ olan beşeriyet hâlidir. O aradan kalkınca gayp âleminde olan her şey imkân dâhilinde olmuş olur ki o vakit zaman ve mekân mevzuu-bahs olamaz. O sırada mükevvenatta olan hakâik-ı eşyânın ve esrâr-i ilâhiyenin cümlesi bir anda münkeşif olur. Zîrâ berk-ı hâtıf gibi, yâni göz kamaştıran şimşek gibi az bir zamanda vukua gelen böyle bir hâl, ancak rûhaniyet âleminde kabil olabilir. Yoksa maddî bir cismin ân-ı vahitte bu kadar uzun bir mesafeyi kat’edebilmesi, ve maddî îbir gözün aynı zamanda bu kadar geniş bir sâhayı görebilmesi imkân hâricidir. Çünki maddî bir cisim ancak dar bir sâhadan geçebilir. Maddî bir göz de ancak ihata ettiği birkaç kilometrelik bir sahayı görebilir. Halbuki Hazret-i Peygamber Efendimiz tecelliyât-ı ilâhiyyeye mazhar olmakla gökleri, arş-i â’lâyı, cennet ve cehennemi ve sidre-i müntehâyı seyr-ü temâşâ edip likaullah ile de şerefyâb olmuştur ki bu, ancak rûhaniyet âleminde mümkün olabilir.

 

Yusuf Ziya Çağlı

Cilt X Sayı 243

Ramazan 1257 Nisan 1957

Sebilürreşat

 Transkript: Erol Kömür

etarih istatistik

Makale Görünüm Sayısı
26721703

204 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi