Erol KÖMÜR

OKULLARDA TARİH DERSLERİ / İhsan Şerif


OKULLARDA TARİH DERSLERİ / İhsan ŞerifTarih: 1913

Sayı: 23

Makale Yazan: İhsan Şerif

OKULLARDA TARİH DERSLERİ

Okullarda okutulan özel tarih kitaplarımızın çoğu, genel tarih kitaplarının ise hemen hepsi bizde eski yayınlara örnek olabilir. Herhangi bir tarihçimizin Eski Tarih veya İlkçağlar ve Ortaçağ veyahût günümüz çağına ait bir kitabını alınız. Hepsi tek bakış açısıyla tercüme edilmiş Fransız kitapları etkisini ele verir. Yazar ancak Fransız kelimelerin karşılığını bulmak için zihnini işletmiş zannedersiniz. Tarihe bakış açısı, Türkiye'deki değil Fransa'daki gerçeklerle ilgilidir. Tarihi olay mihveri Fransa'dır, hatta Avrupa bile değildir. Olayların çoğu sonuçta bugünkü Türkiye'nin durumunu anlatmaya değil bugünkü Fransa'nın vaziyetini anlamaya yarar. İngiliz veya Almanların kendi ülkelerinden bakarak çerçeveledikleri olaylarla bile karşılaştırmaya, karşılıklar bulmaya gerek görül­memiştir. Osmanlı Tarihi konusuna gelince, Hoca Saadettin hangi şekli kabul etmişse hemen ona bağlı kalmışızdır. Böylece tarihi yayın­larımız yabancıların veya geçmişin sultanlarına mağlûp ve mahkûm bir haldedir. Yani eskidir. Bundan başka tarih yayınlarımızda kişisel inceleme, eleştiri ve tefekkürün eksikliğinden dolayı, diğer bir sıkıntılı nokta daha görmekteyim.

 

Yakın zamanlara, yaklaşık yarım asır öncelerine, kadar genel ve özel konulu tarihlerin klasik bir tarz, bir bütün ve birleştirilmiş hali vardır. Beşeri olayların özellikle askeri, siyasi ve diplomatik bölümleri, tarihin asıl gövdesi sayılarak, iktisadi, keşifle ilgili, hukuki, sanat, dünya vb. olaylar ispatlarıyla o gövdeye eklenirdi. Tarihi gelişimin giriftliği ve çeşitli türdeki olayların yekdiğerine karşılık etkileriyle tarihi olaylar silsilesinin meydana getirdiği sonuçlar açıkça ifade edilmezdi.

Hele iktisadi olayların, aslı ve hâkim kısmı asla dikkate alınmıyordu. Her türden olayın ortaya çıkarıcısı ya beşer üstü veya beşeri fikir ve iradeye bağlanır gibi gösteriliyordu. Sonuçta Tarihi olaylar silsilesi, düşünce ve iradeden oluşmuş siyasi ve askeri olaylarla bağlantılı gibi anlardık. XIX. yüzyılın sonlarına doğru bu tarz anlayış, bir hayli değişime uğramakla beraber, ülkemizin Tarih yayınları hala bu değişikliklerden etkilenmiş gibi görünmüyor. Klasik tarz, okullarımızda hâkimdir. Tarihte maddi ve iktisadi işlere kıymet ve hamiyetleri oranında hala yer ayrılmamıştır ve bu noksan hayatı anlamamızda, nihayet hayata uyum sağlamamızda zararımıza sebep oluyor.

Bizim Tarih müelliflerinin, yirmi-otuz sene önceki Fransız modellerinden ayrılmamaları, acaba iyi düşünülmüş, muhakeme edilmiş bir gayeyi takip maksadıyla mıdır? Yani tamamen şuurlu mudur? Yoksa doğunun iliklerine kadar işlemiş eski tarzda düşünceden, vilayetlere, sultalara sıradan bir bağımlılıktan mı ibarettir? Yani inceleme, karşılaştırma ve tenkitten noksan mıdır? Ben şahsen bunun devamlı eskiden ince, derin, yorucu incelemelerden çekinen, yüzeysel, basit ve kolay mesaiden hoşlaşan dimağımızın sultalara tabi olması, hatta sultalara tabii olması bile değil, genel örneklere kolayca uyuvermesi neticesi olduğunu zannediyorum. Hasılı burada da eski yöntemin takip edilmiş olduğunu görüyorum.

Zaten skolastiğin kaynağı beyinlerin tembelliği ve iradenin zayıf olması olsa gerektir. Örneğin yazarlarımızın bir konuyu açıklama ve ispat yolunda takip ettikleri yönteme bakınız. Bunlar sanat ve gerçeklerin fışkırdığı hayat ve tabiatı gözlem ve incelemeyle hüküm çıkarmaya çalışmazlar. Çoğunun düşünce tarzı da düşüncelerini inşa tarzı da ilkeldir, eski yönteme mahkumdurlar. Hatta iddia etmek istiyorum ki Türkçe'mizi harap eden asıl sebep de eski yöntemlerdir.

Medeniyetin belli bir derecesine yükselen milletler, kendi dillerini bağımsız, sağlam ve gelişmiş bir hale getirmeye çalışırlar. Beynimizin devamlı gayret ve ilerlemeden çekinmesi, kendi dilimizin gelişme ve olgunlaşmasına uğraşmak gibi çok yorucu ve çetin iş yerine mükemmel dillerden hazır gelme, tabir, tamlama, hatta cümle almaya bizi sevk etmiştir. Burada yine bağımlılığı bırakarak ileri gelen kişilere bağlı kalmışızdır. Yani eski tarzını takip etmişizdir. Bugün Türkçe'nin işlenmesi yerine eski tarzın devamım isteyenler fikrimce önceki zihniyetin mahkumu olanlar ve beynini geliştirmekten çekinenlerdir. Arap'ın, Acem'in hazır gelmeleri yerine Türkçe'nin yani doğal dilimizin yazılması ve incelenmesi ile veyahut mükemmelleştirilmesi ile o kelimeleri bulup koymak arasında sarf olunacak çalışma bakımından büyük fark olduğuna şüphe etmezsiniz.

 

Dilimizden Sonra Hukukumuz

Dilimizde gördüğümüz bu olayı hukukumuzda da görebiliriz. Yazılı hukuk, yaşayan hukuka uydukça etkili ve geçerlidir. Aksi takdirde hayat ve hukuk, birbirinde ayrı kulvarlarda akar ve bazen bu

iki akım, yekdiğeriyle karşılaşır. Bir toplumda hayatın ihtiyacı ile ona uymayan hukuk anlayışlarının karşılaşmasından ihtilaller ortaya çıkar.

Yani hukuk sahası da eski öğretim sahasından ayrılmazsa, sarsıntılar, inkılaplar, ihtilaller kaçınılmazdır.

 

Efendiler,

 

Hukuk anlayışında, hukuki zihniyette, hukuki yorumlarda, fıkha dayanan, fıkıh ruhunu muhafaza eden bugünkü hukuk üniversitemiz ortaçağ üniversitelerimizden farklı olmakla beraber, yine önceki Hukuk üniversitelerimizden çıkan gençlerin bir kısmı teorik hukuk sistemlerimizle hayatımızın farkını yaşayarak, uygulamalı olarak görüyorlar.

 

Gelelim Okullarımıza;

 

Efendiler,

Kitaplarımızın yayın yönteminden bahsederek, eski yöntemden kurtulamamış olduğumuzu söyledim ve bu münasebetle skolastiğin, dil ve hukuk gibi iki en önemli müessesemizdeki etkisini de anlatmaya çalıştım. Şimdi okullarımızın öğretim yönteminde skolastiğin tuttuğu yerden kısaca bahsedeceğim. Şimdiye kadar arz ettiklerim de öğretimimizde skolastiğin kuvvet, tesir ve derecesini epey göstermiş olsa gerek. Bununla beraber birkaç gözleme dayalı olarak İlk ve Orta Okullarımızın öğretim yöntemini hatırlayacak olursak skolastiğin okullarımızdaki etki ve hasarını daha iyi görmüş oluruz.

Örneğin, denize nazır tepelerden birindeki bir İlköğretim Okulu'nda öğrenciye deniz, tepe ve bayırı sormuştum. Kitaptaki ibareleri ezberden okuyarak deniz, tepe, dağ ve bayırı tanımlayan çocuklar bir türlü karşılarındaki denizleri, okulların üstünde bulunduğu bayırı, tepeyi karşıda gördükleri dağı gösterememişlerdi. Çünkü önlerindeki kitabın diktesine dayanarak önceki yöntem ile bunları öğrenmişti. Fakat bir kere akıl edip de hayata ve tabiata geçerek üstünde bulundukları tepe, karşıdaki deniz ve dağları göstermemişti.

Aynı şekilde bir Orta Kız Okulu'nun imtihanında bulundum. Bu Kız Lisesi iyi okullarımızdan sayılır. Felsefe dersi imtihanında benden başka birkaç hoca ile bir-iki müfettiş de hazır bulunuyordu. Ortadaki masaya bir hayli felsefe aletleri serilmişti. İmtihanı yapan hocalar imtihana giren öğrenciye sıcaklığa ait hayli çetrefilli bir soru sordular. Öğrenci kara tahtaya birçok eşit çizgiler çizerek soruya öyle böyle bir cevap verdi. Göreceli ve matematiksel bakımdan basit ve hayati konuyla ilgili olan odanın acaba kaç derecelik bir sıcaklıkta olduğunu da ben sordum. Önce tahmin etmesini, sonra sıcaklığı ölçen bir aletle

daha kesin olarak söylemesini istiyordum. Sonunda gerek kendi sağlığı gerekse ileride ana olacak bu kızın çocuğunun sağlığı için hava, su, sıcaklık derecelerini, hayattaki önemini anlatmasını istiyordum. Bu basit ve uygulamalı konuda derhal sendeledi. Odanın sıcaklığını hiç tahmin etmedi. Termometreyi eline aldığı zaman şaşırdı. Termometre ile havanın sıcaklığını ölçmekten uygulamalı olarak ne fayda olabileceğine dair hiçbir açık düşüncesi yoktu.

Birçok çizgilerden oluşan bir aletle, karışık bir sıcaklık konusunun çözülmesi kendisinden istenen bu genç kızın hayatla, hayata yarayacak basit aletlerle pek kolay öğrenebileceği bir konuda bu kadar şaşırması bu kadar bilgisizliği, düşüncesizliği bence öğretimde tutulan yöntemlerin sırf eski olmasındandır. Çünkü bu tarz eğitim hayattan, doğadan arayamaz, bulamaz, toplayamaz. Mutlaka bir yol gösterici ona bilimi ve bilimin materyallerini hazırlayıp, tamamen yapılmış olarak vermelidir.

Son söz olarak tekrar ediyorum ki, benim anlayışıma göre asıl hoca, asıl bilim kaynağı, asıl kitap ancak tabiatın işleyişi ve hayattır. Onu okumaya, anlamaya çalışınız. Öğrencilerinizi de okuyup anlayacak gibi yetiştiriniz. Kalıpçılığı atınız. İnşallah hayat ve tabiatı anlarsınız ve anlayarak hayata yön verirsiniz.

 

etarih istatistik

Makale Görünüm Sayısı
26763042

128 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi