Erol KÖMÜR

Osmanlılar İstanbul'un Fethini Çocuklarına Nasıl Öğretiyorlardı?

TEDRİSAT-I İBTİDAİYE MECMUASI

Ders Numuneleri

Kısmı

Sene: 1 Numara: 3

İstanbul Nasıl Fethedildi?

Osmanlılar İstanbul'un Fethini Çocuklarına Nasıl Öğretiyorlardı?Siz nerede oturuyorsunuz?

Yerebatan’da oturuyoruz, efendim.

Ev kendi mülkünüz müdür? Yoksa kira evi midir?

Kendi mülkümüzdür, efendim.

Öyle ise söyleyiniz bana bakayım. O evi babanız kendi mi yaptırdı, yoksa hazır mı aldı?

Efendim, evimiz eskidir, babam yaptırmamış, dedemden kalmış.

Pek iyi dedeniz kendisi mi yaptırmış, yoksa hazır mı almış?

…Kendisi yaptırmış, efendim. Ninem arada sırada söyler: ben bu odanın daha büyük olmasını çok istedimdi ama, rahmetlik sözümü dinlemedi idi der.

Demek ki: oturduğunuz evi dedeniz kendisi yaptırmış o ev babanıza dedenizden kalmış.

Şimdi size başka bir şey soracağım: Hepimiz İstanbul’da oturuyoruz. Değimli? Acaba İstanbul bizim malımız mıdır?

Evet, efendim.

Hangimizin malı acaba?

Bütün İstanbulluların…

İyi düşününüz bakayım! Yalnız İstanbulluların mı? …4!

Hayır efendim. Yalnız İstanbulluların değil, bütün Osmanlıların…

Öyle ya… Mesela bütün İstanbullular karar verse… Bu memleketi başka bir devlete satalım dese…

Hiç der mi? Efendim, onlar vatanlarını sevmez mi?!

Şüphesiz çocuğum bu olacak bir şey değil fakat ben söz temsili olarak söylüyorum: bütün İstanbullular birleşse de İstanbulu satmak isteseler bile satabilirler mi? Onu soruyorum

Yine satamazlar efendim..

Diğer bir çocuk – Efendim, o vakit bir hareket ordusu gelir, ceza verir..

Öyle ya, İstanbul yalnız İstanbulluların değil…. Selanik de yalnız Selaniklilerin değil… Bursa da yalnız Bursalıların değil hiçbir memleket yalnız o memleket ahalisinin değil… hepsi kimin?

Bütün çocuklar- Osmanlıların!..

Demek ki: İstanbul, bütün Osmanlıların malıdır… Şimdi ne kadar Osmanlı varsa hepsinin İstanbulda hakkı vardır, hepsi İstanbulun sahibidir…

Acaba şimdiki Osmanlılar, yani biz, İstanbulu kendimiz mi yaptık?

Hayır, efendim, dedelerimizden bulduk.

Ya dedelerimiz kendileri mi yaptılar?..

Bunu da bilmiyor musunuz,bakayım? Kendileri mi yaptılar, yoksa başka bir devletten mi aldılar?.

Efendim, İstanbulu Fatih Sultan Mehmed aldı

Evet, İstanbulu dedelerimiz kendileri yapmadı, başka bir devletten aldı. İstanbul pek eski bir şehirdir; dünyanın en eski memleketlerinden biridir. İstanbul yapıldığı vakit yeryüzünde daha ne İslam vardı, ne de Hristiyan var idi; tabii Osmanlı devleti de daha yok idi., ilk Osmanlılar Anadolu’ya geldiği, Söğüt de yerleştiği vakit İstanbul’da başka bir devlet var idi. O devletin hali pek berbad idi. Padişahlar, hep eğlencelerle vakit geçiriyor, ahaliye türlü türlü eziyetler yapardı. Osmanlı padişahlarından birkaçı İstanbulu almağa uğraştı, fakat alamadı. Nihayet Fatih Sultan Mehmet aldı. Acaba nasıl aldı biliyor musunuz,

 

Askerle almıştır, efendim.

Evet; ama asker bir memleketi nasıl alır, bakayım…

Muharebe ederek alır efendim.

Muharebe nedir, nasıl yapılır orasını biliyor musunuz?

Asker silah atar, tüfenk atar, top atar, düşman askerini öldürür memleketi alır.

Acaba eski zamanlarda da muharebeler böyle mi olurdu? O zaman da top tüfenk varmı idi?

Hayır, efendim, yok idi. Muharebe hep süngü ile kılınç ile olurdu.

Bir memleketi almak isteyen askerler o memleketin yanına yaklaşır da içine girmek isterse…

Memleketteki askerler bırakmaz, efendim.

Ne yapar da bırakmaz?

O da çıkar, kılıncı çeker. Süngüsünü eline alır; gelen askerler muharebe eder.

Ya, asker geceleyin apansız gelirse, herkes uykuda iken memleketi basarsa…

Efendim memleketteki asker uyumaz, yine muharebe eder..

Nasıl olur? Asker de insan değil mi? İnsan uyumadan yaşaya bilir mi? Düşmanın ne zaman geleceğini bilse, haydi o zaman bir gece iki gece uykusunu bıraksın, düşmanı beklesin… Ama düşmanın ne zaman geleceğini bilir mi ki? Öyle yapsın? …?

Efendim, asker yatar, ama nöbetçiler yatmaz.

Aferin çocuğum.. Asker yatar, ama nöbetçi bırakır, nöbetçiler yatmaz. Düşman gelirse nöbetçiler ne yapar?

Askere haber verir; onlar kalkar. Silahlanır, düşmanla muharebe eder.

Ama belki düşman büsbütün apansız gelir; nöbetçiler askeri uyandırıncaya, asker silahlanıp çıkıncaya kadar memleketine girip sokakları tutar… Bu da olabilir ya..

Efendim, nöbetçi boru çalar, asker hemen silah başına koşar..

Varsın çalsın; asker silahlanıncaya kadar her halde vakit geçer.. Bu vakit içinde düşman çevik davranırsa etrafı tutabilir.

Efendim, asker yatmasın.. Vatanı muhafaza için uykusuz kalsın.. ne olur?

Dediğiniz, doğru çocuğum. Asker vatanı için yalnız uykusundan değil canından bile geçer. Ama düşmanın ne zaman geleceğini bilmez ki.. Belki bir hafta, bir ay, bir sene, birkaç sene geçer de düşman gelmez. Bu kadar vakit asker uykusuz kalabilir mi? Asker düşmanın bir baskın yapmasına meydan bırakmamak için bir çare bulabilir mi?

Şimdi size başka bir şey sorayım: Gece evinize hırsız girse ne yaparsınız?

Bağırırız, polis gelir, alır hapse kor.

Ya siz bağırmadan evvel hırsız sizi öldürürse, yahut ağzınızı tıkar da bağırmanıza meydan bırakmazsa?!...

Efendim, babamın rövelveri var hırsızı öldürür.

İyi ama, ya hırsız babanız uykudayken odasına girer de kollarını bağlarsa?.

Efendim, giremez kapı sürmelidir.

İyi ama, hırsız sürmeyi kıramaz mı?

Kırabilir ama, kırarken gürültü olur. Babam uyanır.

Aferin demek ki: Evlere geceleyin hırsız girmesin diye ne yapılıyormuş?

Kapılar kapanır, sürmelenir.

Şimdi anladınız mı bakayım: Bir memlekette geceleyin düşman…

Anladım efendim: kapıları kapamalı…

Hah… işte öyle yaparlarmış:

Şehirlerin etrafını duvar ile sarar, bu duvarda birkaç kapı bırakır, bu kapıları sabahleyin açar, gece oldu mu kaparlarmış. Kapıyı düşman kıramasın diye pek kalın yaparlarmış. Fazla olarak duvarın etrafına düşman yanaşmasın diye bir hendek kazar, bunu su ile doldururlarmış. Bundan başka kapıların yanlarına, duvarın şurasında burasında nöbetçi bekletirlermiş. Acaba İstanbul’un etrafında böyle duvar, kapı, hendek var mı?

İstanbulun eski kapılarından hiç birinin ismini işitmediniz mi?

Edirne Kapısı… Ahır Kapı

Ey bu kapıların yanında duvar yok mu?

Var efendim, hem pek kalın, yüksek...

Bu duvarlara ne derler bilir misiniz?

Sur derler, kale duvarı derler..

Efendim, geçende müzeye giderken gördük.. Eski Sarayın etrafında hep sur var.

Tamam.. Bakınız işte resmi…

Bunun gibi daha başka taraflarda da sur var mı, bakayım?

Kumkapıda da var, efendim.

Daha

Salkımsöğütte de var, efendim.

Daha başka?.. Kim bilir?..

Topkapıda da var, efendim.

Daha başka?

Eyüp’te de var efendim,

Bu duvarlar, şimdi tamam mıdır, sağlam mıdır?

Hayır efendim. Yıkıktır, eski sarayınkiler sağlam ama Kumkapıdakiler yıkık

Diğer bir çocuk: Edirnekapıdakiler de yıkık, efendim.

Bunları niçintamir etmiyorlar acaba?

Efendim, şimdi surlar işe yaramaz ki..

Büyük toplar var surlar onlara dayanamaz ki..

Evet, şimdi artık surların duvarların faidesi kalmadı. Onun için memleketlerin etrafına sur yapmazlar fakat evveli böyle değildi; evveli yani toplar daha büyük ve kuvvetli yapılmadan evveli, surların çok ehemmiyeti vardı. Şimdi yıkık gördüğünüz surların hepsi sağlam idi. İstanbul üç taraftan sur ile çevrili idi. Bu sur, Sarayburnundan başlıyor, Edirnekapıya, oradan da Eyübe kadar gidiyor idi. İstanbulun yalnız öbür tarafında Sarayburnu ile Eyüp arasında sur yok idi; fakat bir taraf deniz olduğu için oradan baskın olmak korkusu da yoktu. O halde, İstanbulu almak kolay mı imiş, dersiniz?

Hayır, efendim pek zormuş. Üç taraf kale bir taraf deniz!... Nerede girilecek

O vakitler böyle surlu ve kaleli olan bir memleketi almak isteyenler ne yapardı, bilir misiniz? Giderdi, o memleketin her tarafını sarardı, ahalisinin dışarı ile alış-verişini keserdi. Acaba niçin böyle yapırdı?.. 7!

Onları aç bırakmak için.

Evet onların yalnız aç bırakmak, zora sokmak, ve böylelikle bir memleketi sarmağa ne derler bilir misiniz?

Abluka.

Abluka, denizden gemilerle sarmağa derler. Karadan sarmağa gelince: ona muhasara derler muhasara.

Muhasara zamanında iki taraf askeri büsbütün boş durmaz, muharebe de eder.. Dışarıda olan yani muhasara eden asker kapıyı kırarak duvarı yıkarak veyahut duvardan atlayarak içeriye girmeğe çalışır; içeride olan yani muhasara olunan asker ise taş atarak ateş dökerek bunları yanaştırmamağa çabalar fazla olarak arada sırada apansız kapıyı açarak dışarıya çıkar dışarıdaki askerle süngü süngüye muharebe eder, onları püskürtmeye çalışır bazen muhasara eden asker başa çıkaramaz, muhasaradan vazgeçer, memleketi bırakıp gider bazen de muhasara olunan asker aç ve halsiz kalır, kapılarını açıp memleketi teslim eder: bazen de muhasara eden asker kapıları kırarak veya duvarları yıkarak girer, memleketi alır. Demek ki, o vakte göre bu memleketi almak o memleketin kapılarını açarak veya yıkarak içine girmek demek idi, bunun için bir memleketi almağa fetih yani açmak derlerdi. Hala da öyle deniliyor onun için İstanbulun alınmasına İstanbulun Fethi İstanbulu alan sultan Mehmede de Fatih Sultan Mehmed deniliyor.

İstanbulu fethetmek için de muhasara etmek lazım idi. İstanbulu feth etmeğe karar verdi. Büyük hazırlıklar gördü. İstanbulu epeyce muhasara etmek İstanbullulara denizden imdad gelmesine meydan bırakmamak için Boğaziçinde de bir kale yaptırdı. O kaleyi biliyor musunuz?

Rumeli hisarına hiç gittiniz mi?

Ha evet efendim, orada kaleler, duvarlar var.

İşte resmi. Bakınız onu işte Fatih Sultan Mehmed yaptırdı. Sonra geldi İstanbul surlarının etrafına asker yerleştirdi. Bir de büyük bir top yaptırdı. Onu da getirdi, İstanbul surlarının önüne yerleştirdi. Bu top pek büyük idi. O vakit yollar şimendiferler olmadığı için bunu ta Edirneden İstanbula kadar getirmek pek zor idi. Fakat Fatih bu zorluktan kaçmadı. Yüzlerle öküze yüzlerle adama çektire çektire İstanbula kadar getirdi. Bakınız resmine: ne kadar büyük.. Ne kadar çok adamlar tarafından çekiliyor! Böylelikle İstanbulu kara tarafından sardı. Fakat tamam muhasara etmiş oldu mu?

Deniz tarafı kaldı, efendim

Evet böylelikle deniz tarafı kalmıştı. Orasını da gemilerle sarmak istedi. Gemilerini de getirdi; gemiler.. Yüz kadardı fakat onların İstanbulun önüne geçirmedi çünkü İstanbullular Sarayburnu ile tophane arasına zincir germişlerdi. O vakitteki gemiler yelkenli idi, ufak idi, böyle kalın bir zinciri kıramazdı. Fatih düşündü, taşındı, bu zincirin arka tarafa geçirmek için gemileri karaya çıkarmaktan ve karada yürütmekten başka bir çare bulamadı. Gemileri Dolmabahçeden karaya çıkarır ta Kasımpaşaya kadar götürürüm, oradan tekrar denize inidiririm, dedi acaba gemileri karada yürütmek için ne yapmalı idi; siz olsa idiniz ne yapardınız.

Efendim, karadan kuyu kazar, yol açarız, su ile doldururuz, gemileri yüzdüre yüzdüre geçiririz.

İyi ama.. Böyle büyük bir su yolu kazmak kolay mı? Bunun için ne kadar vakit ne kadar zahmet lazım, düşünsenize … Gemilerin geçeceği yerler düzlük olsaydı. Haydi ne ise, halbu ki arada tepeler var.. resme bakınız, buralar ne kadar yüksek… böylelikle başa çıkılamazdı ki. Siz olsaydınız ne yapardınız?...

Efendim, gemileri kaldırmalı, altlarına tekerlek koymalı, sonra araba gibi çekip yürütmeli...

Buda iyi bir fikir.. Fakat bunun için kaçbin tekerlek lazım. Geminin ağırlığına dayanabilmek için ne kadar büyük ve ne kadar kuvvetli olmalı.. Fazla olarak gemilerin altına tekerlek geçirmek, onları havaya kaldırmak kolay mı!... Hiç kayıkhanelerde görmediniz mi, tamir yapacakları vakit kayıkları karaya nasıl çıkarırlar?

Efendim tahtalar korlar, gemileri onların üstünde iter, kaydıra kaydıra yürütürler..

Hah, işte Fatih de öyle yaptı..

Bir çocuk: Efendim kolay kaysın diye yağ da sürerler.

Tamam Fatih de öyle yaptı. Bir gece o yüzlerce gemi gibi karaya çıkarttı. Tahtalar üzerinde kaydıra kaydıra Kasımpaşaya kadar götürdü, oradan tekrar denize indirtti. Bu kolay bir şey mi idi.

Hayır, efendim, pek zor.

Öyle ya, adi kayıkları bile çekmek kaydırmak iin ne kadar zahmet çekerler, elbette görmüşsünüzdür. Buna göre düşününüz: Yüz kere büyük gemiyi kaydırmak, hem de  o kadar uzun bir yoldan geçirmek için ne kadar zahmet çekilmiş olacak!.. Böylelikle Osmanlılar İstanbulu deniz tarafından da sarmış oldu. Fatih kara tarafından top attırıyor, duvarları gülle ile deviriyor, duvarların bazı yerlerini biraz yıkıyordu. Fakat İstanbullular da çok uğraşıyor, Osmanlı askeri üzerine ateşli fıçılar atıyor, askerin bu deliklere yanaşmasına meydan bırakmıyorlardı sonra gece oldu. O delikleri tekrar taş ile örüyor duvarı tekrar tamamlıyorlardı. Delikler büyüse asker içeriye daha kolay girecekti. Fakat delikleri büyütmek kabil olmuyordu. Çünkü o vakitteki toplar kuvvetsiz idi, deliği büyütmek için gülle lazım idi. Büyütünceye kadar akşam oluyor, gece gelir idi. Ertesi gün delik kapanmış bulunuyor, işe yeniden başlamak lazım geliyordu. Fatih düşündü böyle giderse başa çıkılamayacak. Onun için bir gün büyük hazırlıklar gördü. Gündüzden kaleyi top ile iyice dövdürdü. Gece olunca her tarafta ateşler yandırdı. Ortalığı aydınlattı. Bu aydınlık sayesinde, yine gülleler attırdı, her taraftaki askere hücum emri verdi, asker, uğraşa uğraşa bir delikten içeriye girdi, fakat içerideki asker teslim olmamak istedi. Kılıç kılıca muharebe etti, ama nihayet teslim olmağa mecbur oldu. İşte böylece İstanbul Osmanlıların eline geçti.

Gördünüz mü? İstanbulu fethetmek ele geçirmek için dedelerimiz ne kadar uğraşmışlar, ne kadar zahmet çekmişler!... Şimdi biz bu güzel İstanbulda onların sayesinde yaşıyoruz değil mi?

Bir çocuk: – Efendim, onlar bize iyilik etmişler, biz onlara Allah rahmet etsin diyeceğiz.

Diğer bir çocuk: - Efendim ben, Fatih Sultan Mehmedin türbesini gördüm. Fatih Camiinin yanına babam götürmüştü. Fatiha okumuştu. Ben de Allah rahmet etsin demiştim.

Acaba İstanbul, feth edildiği vakit böyle miydi, zannedersiniz?.

İhtiyarlardan işittiniz mi?.. Otuz kırk sene evvel İstanbul böylemi idi?

Hayır, efendim, o vakit büyük caddeler yokmuş… Tramvay yokmuş, bunlar sonradan yapılmış.

Evet, otuz kırk sene evvel bile İstanbul şimdikinden daha fena imiş, hele yeni fethedildiği vakit ne şimdiki kadar büyükmüş, ne de şimdiki kadar güzelmiş. Demek ki: İstanbulun fethinden sonra dünyaya gelen dedelerimiz de çalışmışlar, İstanbulu güzelleştirmişler, büyütmüşler, öyle değil mi?

Efendim geçende müzeye gitmiştik, gördük. Eskiler çok akıllı imiş çok çalışmışlarmış efendim.

Evet, onlar da çok çalışmışlar, çok akıllı imişler, ama acaba bizden akıllı mı imişler, dersiniz?

Daha akıllı imişler efendim, taşı almışlar, tıpkı insan gibi yapmışlar, burnunu, gözünü, kaşını bile yapmışlar…

Ey, bakınız, şimdi de şimendiferler vapurlar yapılıyor; bunlar makine ile yürüyor, uçarcasına gidiyor. Acaba taşı insan biçiminde yontmak mı daha zor, yoksa şimendifer yapmak katarı kendi kendine yürütmek mi daha zor?

Evet, şimendifer yapmak daha zor.

Demek ki: şimdiki insanlar eskilerden daha akıllıdır. Bizim bildiğimiz şeyler dedelerimizin bildiklerinden daha çoktur. O halde bizden sonra gelecek insanlar da bizden daha akıllı olmalıdır, mesela siz büyüdüğünüz vakit bizden daha çok şeyi bilmeli, bizden daha çok şeyi yapmalısınız, öyle değil mi?

A.. efendim.. biz sizin gibi olamayız ki…

Niçin olamayasınız.. Biz isteriz ki, siz, çocuklar bizden daha akıllı olsunlar, bizden daha çok iş görsünler.

Bir çocuk: - efendim, öyle ise, bizim çocuklarımız da bizden daha akıllı olacak..

Elbette, siz bizden daha iyi olmağa çalışacaksınız, çocuklarınızın da kendinizden daha iyi olmasını isteyeceksiniz. Böyle yaparsanız devletimizin gittikçe, ilerlemesine vatanımızın gittikçe kuvvetlenmesine hizmet etmiş olacaksınız. Devletinin vatanının ilerlemesine hizmet etmek herkesin borcu değil mi?

Evet, efendim hepimizin, borcumuz…

Pek iyi vatanımıza siz büyüyünce bu borcunuzu ödeyebilmek, vatanınıza hizmet edebilmek için şimdiden ne yapmalısınız?

Çalışmalıyız, efendim.

Çalışacağız, endim.

SATI

Tedrisat-ı İbtidaiye Mecmuası Sene:1 Numara:3

Transkript: Erol Kömür

Osmanlılar İstanbul'un Fethini Çocuklarına Nasıl Öğretiyorlardı?

Osmanlılar İstanbul'un Fethini Çocuklarına Nasıl Öğretiyorlardı?Osmanlılar İstanbul'un Fethini Çocuklarına Nasıl Öğretiyorlardı?Osmanlılar İstanbul'un Fethini Çocuklarına Nasıl Öğretiyorlardı?Osmanlılar İstanbul'un Fethini Çocuklarına Nasıl Öğretiyorlardı?Osmanlılar İstanbul'un Fethini Çocuklarına Nasıl Öğretiyorlardı?Osmanlılar İstanbul'un Fethini Çocuklarına Nasıl Öğretiyorlardı?Osmanlılar İstanbul'un Fethini Çocuklarına Nasıl Öğretiyorlardı?Osmanlılar İstanbul'un Fethini Çocuklarına Nasıl Öğretiyorlardı?Osmanlılar İstanbul'un Fethini Çocuklarına Nasıl Öğretiyorlardı?

 

etarih istatistik

Makale Görünüm Sayısı
26089572

Üye Kaydı ve Girişi

76 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi