Erol KÖMÜR

Doğal Olmayan Çocuklar / İbrahim Alaeddin GÖVSA

Gayri Tabii ÇocuklarYayım Adı: Tedrisat Mecmuası

Tarih: 1918 (1333)

Sayı: 37

Makale Yazarı: İbrahim Alâeddin (GÖVSA)

Makalenin Orjinal Adı: Gayr-ı Tabii Çocuklar

Aslından Sadeleştiren: Erol KÖMÜR

DOĞAL OLMAYAN ÇOCUKLAR

Genel yayınlar içinde Maarif Nezareti himaye ve teşvikiyle az çok ilmi bir sahaya girilerek şu son yıllar içinde "pedagoji" bahisleri hemen hemen birinci planı işgal etmiş bulunuyor. En acil ve esaslı bir ihtiyacın bu şekilde idrak edilmesi ve gündeme getirilmekte olması cidden şükrana şayan bir olaydır. Bununla birlikte itiraf etmeli ki çocuk psikolojisine ve bireysel incelemelere dair genel kıymete sahip henüz başlı başına bir şey meydana getirilemedi. Çünkü eğitimin önemsiz konuları şakaya alınarak mevzu bahis ediliyor. Yahut ciddi  bir gerçek ihtiyaca yönelik yazılar ve fikirler üzerinde ısrar edilmemesinden dolayı beslenmemiş fidan gibi kalıyor, tomurcuklanmıyor, unutuluyordu.

Çocukların birey olarak eğitimine önem vermeye başlayan yeni Pedagoji ilmi asıl gerçek konusunu bulduğu zaman öncelikle doğal olmayan(gayr-i tabii), anormal çocuklar meselesiyle  karşılaşır. Doğal olmayan çocukların belirlenmesi ve ayırt edilmesi ve  bunlar için okullar kurulması mümkün olmasa bile hiç olmazsa özel sınıf açılması o kadar önemli o kadar acil bir meseledir ki, yakın bir gelecekte uygulamaya konulmak üzere şimdiden söylemekte hiç olmazsa bir iz peyda etmesi şiddetle arzu edilir. İşte bu arzu sebebiyledir ki gazetelerimizde şimdiye kadar ancak bir iki defa tesadüf  edilen bir konu bu makaleye zemin oluşturuyor.

Binet'in yaptığı gibi, Pedagoji ilminin bütün örnekleri şu üç temele dayandırılabilir:

Bu üç kesime ait meseleler birbirine tabiatıyla müdahale  etmekle beraber her birine ilişkin alanı mümkün olduğu kadar kendi çerçevesi dahilinde incelemeye çalışmak uygulama kolaylığı  ve sağlam dayanaklar olması bakımından gereklidir. Şu halde anormal çocuklar hakkındaki incelemeler bu taksimatta üçüncüsünün alanına dahil olmaktadır.

 Eğitimin konusu "çocuk" olduğu halde gariptir ki öteden beri her tarafta onun hayatı ve kabiliyeti ihmal edilmiş, eğitim ve öğretim kuralları hazır elbiseler gibi kurularak, terbiyevi çareler tıbbi ilaçlar gibi anlaşılarak verilmiştir. Bunun içindir ki çocuğun kendi ihtiyaçlarıyla hiç ilgilenmeyen okula karşı kin ve hatta nefret duyması eskiden beri aslolan bir şeydir. Bir çok kişinin tahsil derecelerini geçtikten sonra kitaplar ve basılı eserlerden zevk almaması okullarda vaktiyle yaptıkları okuma çalışmalarının içten gelerek yaptırılmış olmamasından, yani sıkıcı ve zoraki bulunmasındandır. Spencer "Düşüncenin Eğitimi" adlı makalesinde, " Çocukların eğitimlerini ceza sınırlandırmaları altında yapmış olan, serbest ve kurallara uymaya alışmamış olan insanların, eğitim kurallarına uymamaları ve öğrenmeye sevgi beslememeleri pek muhtemeldir. Halbuki öğretimi doğal şartlarla sınırlandırılarak, istenilen zamanda görmüş olan ve tahsil hayatını çekici bir sesli koro çalışması şekline indirgeyenlerin bunu bütün hayatlarında uygulamaya mecbur olmaları ve kendi çocukları zamanında da tamamen ince sese çalışmaları ihtimali pek fazladır. Bu durum mevcut eğitim usulleri hakkındaki kanunlar oldukça devam eder." diyor.

Gerçekten bizde de sınavlarını bitirdikten  sonra  ve  karnelerini aldıktan sonra ağır yüklerden kurtulan bir adam edasıyla kitaplarını yakan veya bir köşeye atan çocuklara çok tesadüf edilir. Gerek bunların o sancılarını, gerek birkaç okulu tamamladıktan sonra hayata atılmış gençlerin hiçbir kitaba ve kütüphaneye sahip olmamalarını, hatta günlük gazeteleri de zor okuyabilmelerini hep o çocuktaki eğitimin  ihtiyaca  da  uygun  ve  güzel  olmamasına  bağlayabiliriz.

Son zamanlara kadar eğitim problemleriyle uğraşanlara göre, çocuk ihmal olunabilir bir kimya sayılabilir veya hemen hemen büyüklerdeki özelliklerin ufak bir miktarına sahip bir  insancık şeklinde görülürdü. Genel bir çocuk türünün temel özelliklerini barındırmakta olup hünerlerinin az çok buna benzeyeceği tahmin edilir. Bir grup çocuğu eğitim ve öğretime görevli olanlar yalnız öğretimin kıymetine dikkat ederek çocukların potansiyel yetenek ve anlama konusundaki kabiliyetlerini, seciye ve hazır bulunuşluklarını düşünmek, ihtiyaç ve kabiliyetlerine uygun hareket etmek  gerekeceğini göz önüne almıyorlardı. Örneğin, bir anfide pek çeşitli yaşlarda çocuklar bulunuyor, bunların içinde görme ve işitme bakımlarından eksikleri olanlar, hafızası zayıf , dikkati herhangi bir sebeple meşgul, zekası üretken veya ırsi suretle yeteneği bulunanlar var. Bilindiği üzere bütün bu çeşitli şartlar ve kabiliyetlerdeki çocuklara aynı ders veriliyor, hepsinde görülen farklı oranlardaki gayret ve gayretsizlikler aynı tarz ile karşılayıp  cezalandırıyorlardı.

Son zamanların düşünürleri bu uygunsuzlukları gördüler ve genel tabirle nabza göre şerbet verme gereğini hissetmediler. Hatta bunda o derece ileri gittiler ki sayılan ferdi sebepler her çocuğa tamamen ayrı bir eğitim ve öğretim yöntemi tutulmasını gerektiriyordu. Eski "Hazır Öğretim" yerine  şimdi  de "Ismarlama Okul" geçiyordu. Bilhassa her şeyi büyük mukayesede yapmak kararında olan Amerikalılar bu endişe ile birçok laboratuvar kurdular. Adeta ilköğretim okullarını birer laboratuvar yerine koydular. William James'in "Pedagoji Sohbetleri"nde şikayet ettiği alışkanlıklar böyle gereğinden fazla girişimlerdir. Gerçekte kişinin ihtiyaçları kadar toplumun da gereklilikleri vardır. Russo'nun  "Emile"i gibi her  çocuk başlı başına bir eğitimciye sahip olsa dünyanın yarısı öğretmen, yarısı da öğrenci olması gerekirdi. Onca çocuk ihmal edilirken şimdi de topluma zarar verdirmiş olan, gerçekten bu türden eski adetler doğal olarak aksine birtakım sonuçlar meydana getirdi ve bir süre sonra bırakıldı.

İşte çocukların bedeni ve ruhu üzerinde yapılan gözlem ve deneylerin meydana çıkardığı bir çok eğitim örneği ile birlikte, doğal olmayan çocukların diğerlerinden ayrılması gerekeceği de ispat edilmiş oldu.

Şu konuyu da hemen belirtelim ki konuşma engelli, işitme engelli ve görme engelli çocuklar ile onlara mahsus olan müesseseler burada bahsedilen kısımdan ayrıdır. Bu gibi malul çocuklar daha özel tedbirlere muhtaç olup, onların ihtiyacı öteden beri kendini göstermiş ve normal çocuklar ile birlikte bulunmalarındaki imkansızlık daha ziyade açık olduğundan konuşma ve görme engellilere mahsus Daru'l­ Muallimin kurumlarından biri bulunmaktadır ki, bizde de benzerleri vardır. Halbuki eğitim düşünürleri, doğal olmayan çocukların ayrı bir eğitim yöntemine tabi olması konusunda Avrupa'da ancak geçen yüzyılda  zihinlerini meşgul ettiler.

Zihinsel engelli çocukların eğitimine ait ilk büyük müesseseye sahip olmak şerefinin İsviçre'ye ait olduğunu eğitim tarihi kaydediyor. Bu okul 1841 tarihinde Interlaken'da açılmış, fakat okulun sahibi Guggen Buhl şarlatanlıkla itham edilerek okulu "Bern"  hükümeti  tarafından kapatılmıştır. Kırk sene kadar bu konuda resmi olarak kapalı durumda kalan İsviçre, yine özel kurumlara sahip olmakla beraber nihayet bütün büyük şehirlerinde  zihinsel  engelli  yazarlar için resmi müesseselere  sahip olmuştur.

Almanya'da daha 1816 da Salisburg'da doğal olmayan çocuklara ait bir müessese açılmışsa da yirmi sene sonra asgari bulunması gerekli şartların noksanlığından  dolayı kapanmıştır. Nihayet  1846'da "Saksonya" hükümeti tarafından zayıf çocuklar ve geri kalmış çocuklara mahsus bir müessese açılmıştır. Avusturya, Amerika, İngiltere, Belçika, Hollanda, Danimarka ile İsveç ve Norveç'te de aynı maksatla kurulmuş, fakat çeşitli esaslara dayalı kurumlar  mevcuttur.

Fransa'da Zihinsel engelli (ahmak ve aptal) çocuklar için ilk defa "Öğretim Yöntemi" düşünen "Vahşi Bir Adamın Eğitimi" isimli eserini 1581'de neşreden Doktor Hard olup, O'nu takip edenler olmasına rağmen siyasi sebeplerden dolayı bu düşünce Fransa'da uygulanamamıştı. Nihayet Binet ve arkadaşları ilk defa Paris'te engelli çocuklara  mahsus sınıfları resmen açmayı başardılar

1913'de İsviçre'de anormal çocuklara ait 109 tane özel sınıf bulunduğu hesap ediliyor ki, bunların 1.200'ü kız ve 1000'i erkek olmak üzere 2.200 kadar öğrencisi vardı. Aynı şekilde doğal olmayan çocuklara ait 30 derslikli okul bulunduğu görülüyor ki, bunlarda da 1.650 tane çocuğun zayıf özellikleri telafiye çalışılmakta idi.

Şu halde İsviçre'de ilgiden mahrum kalmayan 3.850  tane anormal öğrenci mevcuttur. Halbuki bütün İsviçre'nin yarım milyona ulaştığı söylenen okulları içinde  doğal olmayan  çocuk miktarının da 8.000 tane olduğu tahmin ediliyor ki, özel bir tarzda ilgi görebilenlerin yine yarıdan az olduğu anlaşılıyor. Bu hal onlarda pek çok yaygınlaştırma  ve artırma gayretini gerektirmektedir.

Bizde buna benzer bir cetvel hesabı  düzenlenmek  istenilse doğal ve doğal olmayan çocukların hangisinden başlanacağına belki tereddüt edilirdi. Bu bir imkan eksikliği sayılsa bile herhalde en seçkin çevrelerin okulları bile böyle normal seviyeden çocuklara alışkındırlar. Bunu zannederim tecrübeli ve idrak sahibi öğretmenlerimiz tamamen gözlemlerler.

Şimdi özel öğretim için ayrılması gereken çocukların kimler olduğunu inceleyelim. Öncelikle doğal olmayan (anormal) çocuğun ne olduğunu anlayalım. Bu konuda Doktor Levi "Sıradan bir eğitim çevresinde bulunmaya uyamayacak kadar zayıf, zihni ve psikolojik direnç yokluğuna sahip çocuk anormaldir" diyor. Bunların "deli" ile "ahmak (geçmişten ders almayıp geleceği düşünemeyen)" tan sosyal hayattaki kabiliyetler itibariyle ayrıldığını ilave ediyor.

Amerikalı psikolog Doktor God Dord doğal olmayan çocukları tanımlarken "Doğumdan veya küçük yaştan itibaren kendisine arız olmuş bir eksiklik dolayısıyla diğer insanlar  seviyesinde bulunmayan ve kendi eksikliklerini görmek yeteneğinde olmayanlardı" diyor. Bulunduğu meslekte ufak bazı hatalar yapanlardan başlayarak hiçbir şeye kabiliyetli olmayanlara kadar bir çok dereceler ve kısımlar tesis edilmek gerektiğini ekliyor.

Binet ile Simon, çocukların bireysel ve psikolojik bakımdan incelenmeleri uğruna usanmayan bir gayret ile çalışmışlar ve doğal olmayan çocuklara dair ortak bir eser meydana getirmişlerdir. Bir noksan düşüncesi dolayısıyla herkesle sözlü olarak anlaşamayan ne düşündüğünü ifade edebilen, ne de  söyleyebilen  ve  yaptıkları  şeyi telafi edemeyenlere aptal (idiot) diyorlar. Yine Onlar, böyle zihni bir noksanlık sebebiyle maksadını yazı ile ifade edemeyen ve okuduğunu anlamak kabiliyetinde olmayana yine sözlü olarak değil fakat yazılı anlaşmak eğiliminde bulunana "ahmak-embesil" ismini veriyorlar.

Nihayet "sözlü ve yazılı anlaşmak kabiliyetinde bulunmakla beraber olgunluk yaşından küçük ise iki, büyük ise üç senelik geri kalmışlar okuluna gitme yeteneği gösteren çocuğa "Zihinsel Engelli­ Debi" diyorlar. Şu şart ile ki, bu okula geri kalmışlık devam edememekten değil herhangi bir yeteneksizlikten oluşmuş  olsun.

Doğal olmayan çocukların şu üç kısmı diğerleri arasından ayırt edilmesi güç olan doğal özelliklerdir. Çünkü bu yönden  düşüncesi zayıf veya kabiliyetsiz olan çocukların diğer noktalarda doğal çocuklara  katıldıkları görülüyor. Onları  ayırt  etmeye  yarayan Binet-Simon tarafından uygulanmış deneyleri kapsayan eser "Çocuklarda Zekanın Ölçüsü" ismiyle Türkçemize çevrilerek iki yıl önce yayınlanmıştı. Bu tercümenin az zamanda ikinci baskısının çıkmış olmasına göre, merak ve rağbeti çektiği tahmin  edilmekte  ve deneyleri uygulayan öğretmenlerden bir kısmı kendilerinde eksikliğe rastlayarak ve belki maişet kaygısıyla geçici olarak bu işe girmişlerdi. Resmi bir görev gibi edindikleri bu risaleleri hiç okumadıklarını,  çünkü zekanın ölçülmesine ihtimal vermediklerini itiraf  ettiler. Böylece okumak hususundaki kabiliyetsizlikleriyle meslekteki hararetsizliklerinin ölçüsünü göstermiş oldular. Mesleğe malolmayan kişilerden dikkatle bakarak şu satırları okuyacak bütün ilköğretim öğretmeni arkadaşlarımdan şu ricada bulunmak isterim ki, "Zekanın Ölçüsü" ismindeki risalede gösterilen deneyleri, şartları elverdiği ölçüde uygulamaya gayret etsinler ve bizim çocuklara uymayan veya herhangi bir şekilde değiştirilmesi gereken noktalara ait görüşlerimiz varsa onları da lütfen "Yüksek Öğretmen Okulu Eğitim Bilimleri Öğretmenliği (Daru'l-Muallimin-i Aliye Terbiye Muallimliği)" adresiyle acizaneme göndersinler. Bu suretle hem eğittikleri çocukları daha iyi tanımış, hem de genel amaca hizmet etmiş olacaklardır.

Şimdi yine önceki silsileyi takip edelim. Doğal olmayan çocuklardan yukarıda bahsedilen tamamen uslanmaz ve ahmak çocuklar, kendileriyle alakalı özel sınıfa değil, yatılı Daru'l­ Mualliminlere kabul ediliyor. Şu halde özel sınıf öğrencileri zihni bakımdan gelişmemiş olduğundan veya diğer sebeplerden dolayı "geri kalmış" olanlar arasından seçilecektir.

"Doğal Olmayan Çocukların Eğitimi" isimli eserin İsviçre'de mükemmel ve uygulamalı bir kitabı yayınlanmış ve Cenevre'de bir ilköğretim okuluna sahip "Özel Sınıf" öğretmeni olan "Jan Jack Russo Pedagoji Enstitüsü"nde bu türden ders örnekleri veren Matmazel Descoeudres Ajende "geri kalmış" çocukların genel olarak üç kısma ayrılabileceğini söylemektedir

Birinci kısım: Beş duyuda bir engel durum  sebebiyle  geç kalanlar (Görme engeli veya yarım sağırlığı olanlar yahut diğer bir organında eksiklik olanlar gibi...)

İkinci Kısım: Okula düzensiz devam eden veya uygun olmayan bir çevrede bulunmaktan dolayı geç kalmış olanlar.

Üçüncü kısım: Psikolojik bir noksanlıktan dolayı geç kalmış olanlar.

Birinci olarak, okullardan bu tür çocuklar ayıklanıp da özel sınıf oluşturulmadıkça, öncelikle dershanelerin düzeni bozulur. Çünkü öğretmen karmaşık, düzensiz bir çocuk topluluğuna hitap edemediği için hepsinin birden ilgisini çekmekten aciz kalır ve engelleri bulunanlar ile bireysel olarak uğraşamaz. Sınıfların istenilen serbest bir asayişten mahrumiyeti de en çok öğrencilerin derslere ilgisiz kalmalarından kaynaklanır.

İkinci olarak, uygulanan öğretim yöntemi ne kadar mükemmel olursa olsun ilerleme pek güç olur. Çünkü yaradılış ve kabiliyeti bakımından noksan bulunan bazı öğrenciler geri kalırlar. Öğretmen geri kalanlarla uğraşırsa diğerleri konuların yenilenmemesi ve duraklamalar yüzünden usanırlar. Kabiliyetli bulunanları takip ettiği takdirde ise dershanelerde daimi bir dümen kitlesi  oluşur.  Halbuki her sınıfta daima dümencilerin gölgesinde kalmış o kadar çocuk  vardır ki çoğunluğu yeterli derecede zeki ve kabiliyetli oldukları halde kim bilir hangi sebeple bir süre geç kalarak ders zevk ve alakasını kaybetmişler ve tembelliği alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu bakımdan yeteneklerini göstermekten mahrum kalarak, o noktadan o noktaya eğitime tabi tutulmamaları sebebiyle artık çalışamaz bir hale gelmişlerdir.

Üçüncü olarak, bireysel olarak incelemeye tabi olmayan ve özel sınıfları bulunmayan okulların öğrencisi hayatta layık olduğu görevi, tesadüfler   hariç   olmak   şartıyla,   kolaylıkla   elde  edemez. Çünkü kabiliyetlerinin birçoğu keşfedilemeyip ihmale uğramıştır. Örneğin, fikri uğraşlara karşı uygun değil, fakat bedeni çalışma ile el işlerine oldukça elverişli çocuklar bulunabilir ki okulun tahsil yöntemini takip edememesi yüzünden kendisiyle beraber anne-babasını ve öğretmenini usandırmıştır. Halbuki o çocuk okulda en çok kabiliyetli olduğu çalışma ile meşgul edilmiş olsaydı, şüphesiz toplum için faydalı bir üye olarak yetişecekti. Bunun örnekleri pek çok ve önemlidir. Bir toplum, çoğu zaman kendi eksikliğinin veya düzensizliklerinin zararını gören bu biçareleri ihmal etmekle hem haksızlık yapmış hem de kat be kat zarara uğramış olur. Bir taraftan bir kişinin maddi ve manevi kuvvetlerinden istifade edememek diğer taraftan onun hemcinsleriyle beraber olmasına müsaade etmek iki büyük zarardır. Bu türden çocukları vaktiyle Ispartalıların yaptığı gibi hayat hakkından mahrum etmek nasıl insanlığa ters ise ihmal etmek de öylece medeniliğe aykırı olsa gerektir. Zaten eğitimden amaçlanan, çocuğun içine atılacağı hayata mümkün olduğu kadar uyum sağlayıp, mutluluğuna yardımcı olmak şartıyla kendine faydalı olması değil midir? Görülüyor ki bu gayeyi sağlamak için çeşitli kurumlardan ikili okullar, çalışma okulları ve açık hava okulları gibi Avrupa'nın en gelişmiş okulları bile henüz pek özel ve nadir bulunan çeşitlerdir. Bunlarla ilgili yapılması gerekenler en acil ve önemli işlerdir.

Bir okulda engelliler sınıfı teşkil etmek istenildiği zaman bir takım mahzurların da ortaya çıkması doğaldır. Öncelikle ebeveyn, çocuklara ait bir kusuru pek kolay kabul edemeyecekleri için kendi lehlerine olsa bile onların özel sınıfa ayrılmalarına itiraz ederler. Sonra bu sınıf öteki dershanelere göre aptallar yuvası  olarak görülmesi ve onların öğrencisi diğer öğrenciler nazarında alay konusu olması tehlikesi vardır. Bununla birlikte bütün bu mahzurlar idarenin yardımı ile kaldırılabilir . Nitekim Binet ve arkadaşları ilk defa Paris'te bir kız okulu içinde böyle bir sınıf yapmaya teşebbüs ettikleri zaman her bir şeye karşı yöneltilen hücum ile birlikle yukarıda işaret ettiğim mahzurlara da tesadüf etmişler, fakat  az  zamanda  hiç  ümit edilmeyen başarılar elde etmişlerdir. Cenevre'de böyle sınıfların veya müesseselerin kız ve erkek öğretmenleri  artık  bu  tarz  mahzurların pek nadir olduğunu söylüyorlar. Çoğunlukla ebeveynler, özel sınıfı daha az kalabalık ve daha fazla şefkat ve ihtimamdan nasip alan bir yuva olarak anlamışlar, okulun diğer çocukları da doğal olmayan arkadaşlarına karşı alaycı ve küçümseyici bir tavır almak için araç bulamamışlardır. Çünkü teneffüs yerleri ve bahçeler az çok ayrı  olduğu gibi, büyük ve anlayışı yerine gelmiş çocuklar özel sınıfın üzücü halini idrak etmiş ve onlara karşı  merhamet  ve  koruma duygusu taşımaya başlamışlardır. Başlıca karakterlerinden birisi merhametsizlik olan küçükler ise özel sınıf tabirini anlamak değil düşünmemişlerdir bile.

Bu satırlarla konuyu biraz açıklamış ve önemini ortaya koyabilmiş olduğumu zannediyorum. İleride diğer bir makalede okullarda uygulanma imkanı olan bedeni ve. psikolojik inceleme ve gözlem yöntemlerinden, doğal olmayan çocukların nasıl eğitim ve öğretime tabi tutulmaları gerektiğinden  bahsetmek isterim.

Gayri Tabii Çocuklar

etarih istatistik

Makale Görünüm Sayısı
26089557

Üye Kaydı ve Girişi

59 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi