Erol KÖMÜR

Türkiye Neden Geri Kaldı? Sorusuna 60'lardan Cevaplar: Prof. Dr. Mümtaz TURHAN

Prof. Dr. Mümtaz TURHANProf. Dr. Mümtaz TURHAN

Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü idari mekanizmada gevşeme, orduda disiplinin bozulması, ticaret yollarının değişmesi, Amerika'nın ve sair ham madde kaynaklarının keşfini müteakip kıymetli madenlerin büyük miktarda memlekete girmesi, gümüş sistemine dayanan paranın değerini kaybetmesi, bundan ve çeşitli faktörlerden doğan iktisadi buhranlar; zirai, ticari faaliyetlerde, dinî ve kültürel müesseselerde gerileme gibi birçok sebeplerin karmaşık bir terkibine bağlamak mümkündür. Netekim imparatorluğun çöküşü bahis mevzuu olunca, tekrarlanmakla klişe haline gelen bu sebepler daima öne sürülmüştür. Gerçekte bu muazzam imparatorluğun çöküşü, karşılıklı tesirler münasebeti içinde bulunan birçok faktörlerin devamlı faaliyeti sonunda meydana gelmiş oldukça komplike bir netice, bir prosedir.

 

Bütün bu zikredilen sebeplerin tesiri­ni inkâr etmemekle beraber, bu münase­betle sorulan diğer sualleri de karşılayabilmek için daha derinlere inmek, daha başka ve asil faktörler aramak gerektiği­ne inanıyoruz. Zira eğer Garp, tedrici bir şekilde, beş-altı asır süren bir tekâmül neticesinde mahiyeti itibariyle tamamiyle farklı bir cemiyet haline gelip ilim ve teknikte üstün bir seviyeye erişmemiş olsaydı, Osmanlı İmparatorluğu iyi kötü sürüklenip gider, çöküşü bu kadar sar­sıntılı ve kurtuluşu da bu nispette güç olmazdı. Binaenaleyh çöküşünün sebep­leriyle geri kalışının sebepleri menşede aynı olsa bile, sonradan ilâve bazı yeni faktörler meydana çıkmıştır. Hakikatte geri kalmış memleketlerle bunların geri kalmalarına dair son zamanlarda neşre­dilen araştırmalar, bu noktaya ışık tuta­cak mahiyettedir. Kesif bir şekilde bir­birini takip eden bu eserlerde geri kalmış memleketlerin müşterek hususiyet­leriyle, bunların kalkınma şartları ve imkanları hususunda birleşilmektedir.

Osmanlı imparatorluğunun çöküşü gibi geri kalışının da başlıca sebebi, müesseselerinin, bilhassa maarif müesseselerinin Garpta vukua gelen tedrici gelişmeyi takip edecek bir seviye ve mahiyette ol­mayışıdır. Batıdaki bu gelişme beş, altı asır zarfında damlaya damlaya göl hali­ne gelip maddeye, yani tekniğe inkılâp edinceye kadar, Osmanlılar'ın dikkatini çekememiştir. Bu müddet zarfında, bilhassa bu gelişmenin son üç asrında ilim, fikir ve sanat sahalarında, teknikte hu­sule gelen değişmeler, muazzam olmuştur. Bu gelişme sadece bir bilgi, bir ma­lumat birikmesinden ibaret değildir. Bu­nun yanında insanın görüşünde, düşünü­şünde derin inkılaplar meydana getiren bir zihniyet değişmesi de olmuştur. Batı­da birçok ilim ve fikir adamlarının da belirttikleri gibi, insanın zihniyetinde hu­sule gelen bu değişiklikler, ilim, fikir ve sanattaki değişmelerden çok daha mü­himdir. Zira bu sayede her şey yeni bir ışık altında başka türlü görünmeye baş­lamış, başka şekilde kıymetlendirilerek tefsir edilmiştir.

Şu halde yukarıda çok kısa bir şekilde ifade ettiğimiz fikirler, eğer doğru ise, modernleşebilmemiz için Batının gittiği yoldan gitmek, onun hareket tarzını be­nimsemekten başka çare yoktur. İnsanı­mızı, modern bir cemiyetin her seviyede gayet çeşitli ve komplike faaliyetlerini icra edebilecek şekilde yetiştirmek, bu­nun için de ilim ve teknik müesseselerini gerek kemiyet, gerekse keyfiyet itibariy­le kuvvetlendirmektir. Ancak bu sayede Batı ile bir iş birliği. Batıdan almak mec­buriyetinde olduğumuz şeylerin iktibası ve orada vukua gelecek gelişmeleri takip etmek mümkün olabilecektir. Bütün bun­ları bugün yapabildiğimizi farz etmek, tebessüm çeken bir optimizm olur. Son model bir makineyi, yeni keşfedilmiş bir ilâcı veya son Paris modası bir elbiseyi almak Batıdaki gelişmeyi takip etmek demek değildir.

Bunun gibi, modernleşmeyi sadece sa­nayileşmeye bağlamak veya iktisadi ya­tırımlara inhisar ettirmek de meseleyi tehlikeli bir şekilde basitleştirmek olur. Hakikatte sanayileşebilmek için hiç ol­mazsa Batının sanayileşmeye başladığı devirdeki seviyesine ulaşmak gerektiğini, Sultan Abdülmecid’in bu hususta hüsran­la neticelenen (125 yıl kadar önce) teşeb­büsleri göstermişti. Batı memleketlerinin sanayileşmeye başlamadan evvelki ilmi ve fikri seviyeleri hakkında bir fikir edinebilmek için lise seviyesindeki bir mü­nevverin dahi o devrelerde yaşamış yüz­lerce hattâ binlerce ilim, fikir ve sanat adamlarından bir düzinesinin isimlerini hatırlaması kâfi gelecektir. İngiltere on sekizinci asrın sonlarında, Fransa on do­kuzuncu asrın ilk çeyreğinde. Almanya aynı asrın ortalarında sanayileşmeye baş­lamışlardır. (Fransa ile Almanya, aşağı yukarı Abdülmecid'le aynı zamanda sa­nayileşmeye teşebbüs etmişlerdir). Batı­da sanayileşme hareketi başladığı zaman. Avrupa memleketlerinde ilim, fikir, sa­nat teknik ve idari müesseseleriyle dört başı mamur bir cemiyet vardı. Endüstri inkılâbı birkaç hafta veya ayda hazırla­nıp akşamdan sabaha meydana çıkmış bir ihtilâl hareketi değildir.

Yukarıda da belirtildiği gibi, beş, altı asır zarfında sosyal yapısı, idari, siyasi, ilmi, fikri, sanat ve teknik müesseseleriyle gelişen bir cemiyet içinde zemin ve şartlar hazırlandıktan sonradır ki, kal­kınma veya endüstrileşme hareketleri başlayabilmiştir. Binaenaleyh kalkınma veya modernleşmeyi bu içtimai ve kültü­rel şartları içinde mütalâa etmeye alışmadıkça, muvaffak olmaya imkân yok­tur.

Hakikatte modernleşme teşhisi çok zor fakat tedavisi nispeten kolay olan bir hastalığa benzer. Teşhisi koyabilen geri kalma hastalığından da kurtulmaktadır.

Bu izahların altında kalkınma veya modernleşmenin şartları hülâsa edilmek istendiği taktirde şu hususlar ileri sürülmektedir.

İlmi bilgiler ve ilim zihniyetiyle mücehhez elemanlardan teşekkül etmiş, rasyonel hareket eden, tesirli bir idare sistemi; memleketin hakiki ihtiyaçlarına uygun, kalkınma için zaruri ilim ve teknik adamlarını yetiştirebilen bir maarif teşkilâtı: birinci sınıf ilim, teknik adamla­rından, bunların yardımcılarından, sevk ve idareye memur müdürlerden (mena­jer), müteşebbis iş adamlarından teşek­kül etmiş bir kadro; memleketin prob­lemlerini görüp halledebilen hakikî ilim ve araştırma müesseseleri, enstitüleri kur­mak, dışarıda bol miktarda ilim ve tek­nik adamları yetiştirmek, yetişenleri memlekete celp etmek ve burada tutmak, kalkınma, modernleşme bakımından fay­dalanmaya yönelmiş bir yatırımdan daha kârlı, daha İktisadî bir yatırım olamaya­cağını unutmamak; cemiyetin diğer müesseselerini bunlarla işbirliği edebilecek bir şekilde ıslah etmek ve mevzuatı bu gayelere göre ayarlamak.

Bu fikir ve çareler şüphesiz çok daha evvel, vakit vakit Türkiye’de de ortaya atılmıştır. Fakat maalesef her defasında zaman kaybettirir diye reddedilmiş, rağ­bet görmemiştir. Halbuki kalkınma hu­susunda zaman kaybetmek bakımından Türkiye'nin kırdığı rekora hiç bir memle­ket yetişemez.

Japonya'nın kalkınmasına gelince, ya­kından tetkik edildiği zaman, yukarıdaki şartlara göre hareket etmiş olduğu görü­lür. Gerçekten bugün bile millî gelirinden maarife en büyük hisseyi ayıran üç mem­leketten birisi de Japonya'dır. Rusya % 7.1, Finlandiya % 6.3 ve Japonya %5.7'dir. Türkiye ise ancak maarife % 2.2 ayırmaktadır. Sonra maarife tahsis edilen bu paranın akıllıca yerine sarf edil­mesi şartını da ihmal etmemek lâzımdır. (Meselâ yediden yetmişe kadar bütün va­tandaşlara işlerinde daha verimli olmak üzere ameli bir terbiye vermek, her se­viyede mütehassıs eleman, ilim ve teknik adamı yetiştirmek yerine kalkınmada doğ­rudan doğruya bir tesiri olmayan vakit­siz, şekli bir ilk tahsil seferberliğine kal­kışma gibi hareketlerden sakınılmalıdır).

Bu vaziyette Türkiye’nin kısa bir za­manda süratli bir şekilde modernleşmesi bahis mevzuu olamaz. Zira görünüşteki faaliyetlere, iddialara rağmen Türkiye modernleşme hususunda birinci derecede âmil olacak ama meselelerde, en mühim sahalarda sevk ve idareden, münevverin rehberliğinden mahrum bir vaziyette ken­di haline terk edilmiş bulunmaktadır. Esas itibariyle sınai ve iktisadi bazı ya­tırımların dışında kalkınma tamamiyle halkın inisiyatifine bırakılmıştır. Onun için sahte bazı ihtiyaçlar, cemiyete hâkim bazı hasta temayüllerin tesiriyle modernleşme, halkın teknik seviye ve bilgisine uygun bir şekilde sürüklenip gidecektir.ak bakımından bahis mevzuudur. Bazı ırklar tecrübeli, bazıları ise tecrübesizdir. Me­selâ teknik sahada Ingilizlcr gayet tecrü­belidir. Saatçilikte İsviçre ve makine sa­hasında Almanlar tecrübeli olup, bu tec­rübeli oluş başka, irkir yüksek olması tamamen başkadır. Çok milletler, bu saha­da bazı merhaleler geçirerek, teknik saha­da yükselebilirler. Bu bakımdan İslâm ülkelerinin istidatlarının olmadığı sebe­biyle geri kalmış olmaları da asla bahis mevzuu değildir.

Dördüncü sebep de İktisadî olup, tica­ret yollarının değişmesidir. Ortaçağ'da ka­ra ticareti rağbette ve Suriye limanların­dan başlayarak İran-Orta Asya'dan geçe­rek Çin'e giden yol, bu ülkelerin inkişafını temin ediyordu. Sonraları deniz ticaretin­deki inkişaf ve Şarklıların bunu tatbik edemeyişleri sebebiyle Şark gerilemiştir.

Beşinci sebep de bankacılığın gelişmesi olup, böylece para Avrupalılar elinde te­merküz ederek onların zenginleşmesini temin etti.

İslâm ülkelerinin gerilemelerinin sebe­bi, tamamen iktisadi olup, ne din ve ne de ırk katiyen bir tesire sahip değildir. Irk olarak bizim hiç bir kusurumuz yok­tur. Üstelik kahraman ve realist bir mil­letiz; bütün hadiselerin ortasındayız. Türk milleti, Türkiye ve Orta Asya'da çok siyasidir. Hadiseleri dikkatle takip eder, İranlılar ise ancak kendi hayatları­nı bilip, ötesine karışmazlar.

Anlaşılıyor ki, asıl ve en önemli sebep dışında ve bu da deniz ticaretinin geliş­mesidir. Akdeniz'den Bağdad, Tebriz, Rey, Nişabur, Maveraünnehir yolu ile Pekin e ulaşan yol üzerinde büyük servet yığılıyor, medeniyet inkişaf ediyordu. Bu yolun çeşitli kolları olup, Hind'e, Rusya'ya ve Sibirya'ya ulaşıyordu. Bu yollar da ta­mamen Türkler'in kontrolü altında idi.

Bu büyük ve Orta Asya’ya hayat getiren yol, XVI. asırda birden işlemez oldu. Zi­ra artık Çin’e denizden gidilmişti ve bu yol, daha iyi görünüyordu. Amerika’ın keşfedilmesi de işte bu sıralardadır ve bu sırada Afrika’dan dolaşarak Hindistan’a gelinmiştir. Bunları daha sonra İngilizler, Hollandalılar ve Fransızlar takip ettiler. İşte bunların gelişi anlatılacaktır.

Ticaret yollarının değişmesinin Asya'ın mukadderatına etkisi çok açık ve bedihidir. Bu hususta münakaşaya dahi lü­zum olmayıp, ancak tarihi öğrenmek lâ­zımdır.

Asya'nın merkezi ve batı kısımları tek bir devlet halinde, ticaret, kendi inhisarına aldı. Osmanlıların da ve; Kuzey Türklerinin baskısıyla Batı gittikçe Atlantik sahilinde sıkışmak mecburiyetinde kaldı. Böyle olunca Avrupa dışında yerler ara­maya mecbur kaldı. Amerika böyle keşfe­dildi. Afrika da böyle dolaşıldı. Doğunun tazyiki Avrupalıları ayrı ticaret yolları aramaya sevk etti. Ancak bu da tek sebep olmayıp, gerek Batıda, gerek Hindistan' da Batılıların ilerlemesi, Türk devletleri­nin kurulup, Avrupalılar'ı itmeleri başlıca âmil olmuştur.

etarih istatistik

Makale Görünüm Sayısı
26089558

Üye Kaydı ve Girişi

60 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi