Mehmet Erdoğan

LÂLE

LÂLE

İpek Yolu’nda ticaretle uğraşan Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya heybelerinde gelen lâle, önceleri yavaş yavaş, zaman içinde hız kazanarak girdiği her yerde kültürleri değiştirdi. Lâlenin ve Lâle kültürünün Anadolu’ya Türklerle birlikte geldiği kesindir.  Roma ve Bizans’ın nedense hiç ilgilenmediği bu çiçek, Türk süslemesinde XIII. Yüzyıldan itibaren stilize edilmiş olarak Selçuklu âbidelerinde, yazma kitap ve kaplarında görülmeye başlar. İlk II. Kılıç Arslan’ın yaptırdığı saraydaki çini süslemelerde yer aldı.  Mevlâna lâleyi  “Allah’ın Çiçeği” olarak nitelendirmiştir.

Osmanlı Devleti’nde lâleyle anılan ilk sultan Yıldırım Bayezit’tir. Lâle desenli kaftanı ile meşhurdur. İstanbul’un fethinin ardından bahçelere olan düşkünlüğü bilinen Fatih Sultan Mehmet, Boğaz’ın uygun yerlerinde farklı çiçeklerden oluşan bahçelerin oluşturulması emrini vermişti.

Lâle zamanla çeşme, mezar gibi yapılarda süsleme unsuru olarak kullanılmıştır. Kaftanlardaki zarif lâle motifleri saray nakkaşlarının da en önemli esin kaynağı olmuştur. Rüstem Paşa Cami’nde 41 çeşit lâle motifi kullanılmıştır. Lâle, XVI. yüzyıldan itibaren, çini süsleme programlarında genellikle klasik şiirimizin vazgeçilmez çiçekleri olan sünbül, gül ve karanfille birlikte yer alır. 

 

Kanunî devrinde İstanbul’a Avusturya elçisi olarak gelen Ogier Ghsilen de Busbecq, İstanbul’a yaklaştığı sıralarda, yol kenarlarında, kış henüz bütünüyle çıkmamış olmasına rağmen lâle, sünbül ve nergis tarlaları gördüğünü  ve hayrete düştüğünü yazar ve şöyle devam eder: “Çiçekler o kadar güzel kokuyordu ki, bizler gibi alışmayanların başını döndürüyordu. Lâlelerin kokusu pek azdır, fakat güzellikleri, renklerinin çeşitliliği insanı hayran bırakır. Çiçeklere pek düşkün olur Türkler, bu güzel çiçek için bol para vermekten çekinmezler.”  Busbecq, Edirne yakınlarında çiçek bahçelerinde çalışan bir köylüye tercümanı vasıtasıyla lâle çiçeğinin adını sormuştur. O da başındaki sarığı sorduğunu sanarak “tülbent” demiştir. Busbecq bunu önce “tulpaen” sonra da “tulip” olarak adlandırmıştır.

Lâlenin heyecanlı Avrupa yolculuğu yaklaşık dört yüz yıl önce başladı. Alman elçisi Busbecq 1554 yılında geldiği İstanbul’dan Avusturya’da yaşayan dostu Carolus Clusius’a lâle soğanları göndermişti.

Lâle merakı, Avrupa’da XVI. Yüzyılın ikinci yarısında yayılmaya başlamış ve XVII. yüzyılın başlarında, bugün de bütün dünyada lâleleriyle tanınan Hollanda’da tam bir çılgınlık derecesine varmıştı. 1636 yılında lâlenin nadir türlerine talep birden artmış ve bunların satışlarını gerçekleştirmek üzere, Amsterdam, Rotterdam, Harlaem, Leyden, Hourn gibi şehirlerdeki borsalarda düzenli pazarlar oluşturulmuştu.

Lâle Osmanlı padişahı III. Ahmet zamanında yolculuğa çıktığı topraklara yeniden geri döner ve bir devre adını verir: Lâle Devri.

İran Savaşlarının ardından başlayan barış döneminde Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın gayretleriyle çeşitli imar ve yenilik çalışmaları yapılmıştı. İlk matbaa bu devirde açılmış, kâğıt fabrikası kurulmuş, yerli sanatların gelişmesi için tedbirler alınmıştır. İznik ve Kütahya’da çiniciliği geliştirmek için İstanbul’da bir çini fabrikası kurulmuştur. Ayrıca bu dönemde Batı tarzında pek çok köşk ve kasır inşa edilmiştir. Sadrazam’ın düzenlediği lâle şenlikleri bu çiçeğe olan ilginin de artmasına sebep olmuştur. Ancak her yıl düzenlenen bu şenlikler devletin yeniden savaşlarda yenilmesi üzerine halk tepki göstermeye başlar. Lâle bu kez aşırı tüketimin sembolü hâline gelir. İsyan kısa zamanda büyür ve III. Ahmet ile Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın döneminin de sona ermesine sebep olur. Bu isyan sırasında lâle bahçeleri bozulur ve o döneme kadar yetiştirilmiş nadir lâle soğanları yok olur. Özellikle “İstanbul lâlesi” soğanı ne yazık ki günümüze ulaşmamıştır. Onun güzelliği bugün ancak bir çini süslemesinde, bir minyatürde görülmektedir.

 

etarih istatistik

Makale Görünüm Sayısı
26088802

Üye Kaydı ve Girişi

92 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi