Yasemin Erden ER

Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan

Prof. Dr. Reha Oğuz TürkkanEğer Tarih bir ilim koluysa, o da her ilim gibi, yeni buluşlarla tashihe ve yenilenmeye muhtaçtır. Eğer sanat ve felsefeyse, yeni görüşler hâkim oldukça bütün evvelce yazılanlar yeni görüşlerin süzgecinden geçirilerek baştan yazılmalıdır.

Anlaşılan tarih, her ikisi de olacak ki, hem yeni verilere, hem de yeni düşünüş ve görüş tarzlarına göre yeniden yazılıp duruyor.

«Birkaç çadırlık aşiretten koca bir millet çıkardık» tezi, hem tarihî gerçeklere, hem de yeni inanışlarımıza uymadığı için atıldı; Türk tarihinin başlangıçları yeniden yazıldı.

Bir ara pek çok tarihçimiz, belki de tabiî sayılabilecek bir tepkiyle, öbür istikamete, ifrata kaçtılar. Her eski milleti «Orta Asya'dan gelme Türkler» diye görmek ve göstermek o zamanın âdeta modasıydı. Sonradan, tarih ders kitaplarımızı yeniden yazmak zorunda kaldık.

 

YAZMA - BOZMADA İFRAT VE TEFRİT

Bunlar ne istisnaî şeylerdir, ne de bize hastır. Belki de biz bu yazma-bozma, yine yazma işinde orta sayılabilecek bir tutumdayız. İfratın bir ucunda Sovyet Rusya tarihçileri var. Rejime uymak için uzak ve yakın tarihleri bir türlü yazarlar, yeni bir hava esince hepsini silboz eder, hattâ ansiklopedileri bile değiştirip başka türlü basarlar. Stalin'in tedhişçi tutumu, veya Stalingrad savunmasında rolü kâh şişirilerek, kâh adı bile geçmiyecek şekilde yazılır. Korkunç İvan kâh millî bir kahramandır, kâh despottur. Kırgızistan'da «Manas» destanının kahramanı, kâh pantürkist hayaller peşinde koşan burjuva, gerici, feodalitenin bir uşağı gibi gösterilir ve yerin dibine batırılır, bir başka devir gelince de bu kitaplar toplatılır, yerine «Manas» ı sosyalizmin öncüsü, proleteryanın kahramanı olarak gösteren kitaplar basılır.

Bu ifrâtın diğer ucunda ise millî, tarihleri ilk nasıl yazılmışsa Allah kelâmı gibi muhafaza edip değiştirmeyenler vardır. Bu «dokunulmazlık» bazı gülünç durumlar yaratır. Fransızlar’ın «Nos ancêtres les Gaulois» (Galyalı Atalarımız) diye başlıyan ilkokul tarihleri Hindiçînide (şimdiki Vietnam'da) bile Fransız idarecileri tarafından aynen okutulurmuş ve şaşkın Güney Asyalı çocuklar nasıl olup Galyalı ataları olduğunu anlıyamazlarmış.

Birleşmiş Milletler'in UNESCO kolu da tarihi yeni baştan yazdırmaya yıllardır yelteniyor. UNESCO'ya göre milletler arasındaki kinleri canlı tutan bellibaşlı suçlulardan biri, «millî tarih yazışı »dır. Bunlar giderilirse, yeni kuşaklar millî kinlerle zehirlenmeden yetişeceklerdir.

Güzel bir nazariye. Ancak UNESCO, tarihî gerçeklerin yanlış yazıldığı yerleri düzeltmekle yetinmiyor, «milletler arasındaki benzerlik ve beraberlik» tezleri üzerinde duruyor. Neticede yine «sübjektif» bir tarih ortaya çıkıyor. Yarın öbürgün başka tarihçiler çıkacak, UNESCO'nunkini de silboz edip yeniden yazacaklar. Nitekim sosyal konuların bazısında 1950'lerde yaptıkları yayınlar bir hayli hücuma uğramış, UNESCO kendi eliyle tâdiller ve muvazaalar yapmış, sonunda tezi anlaşılmaz bir yama hâline girmiştir. Ama tarihî gerçeklerin tahrifleri düzeltilmekle yetinilse, çok daha köklü sonuçlar elde edilir. İleride, bizi ilgilendiren bir iki fahiş hataya temas edeceğim.

MİLLÎ TARİH GÖZLÜKLERİ

Her yiğidin yoğurt yiyişi başka olduğu gibi, her milletin kendi tarihine bakış tarzı da başkadır. Bu fark, mutlaka vak'aların değiştirmesiyle doğmuş olmıyabilir. Zamanımızın en meşhur etnograflarından olan Profesör Claude Lévi- Strauss, UNESCO'nun I968'de yayınladığı «Race and History, eserinde belirttiği gibi, milletlerin bakış tarzları  başka da olsa, biri öbüründen daha ahlâksız olduğu için vak'aları öyle görüyor denemez. Her toplumun kendine göre bir kıymet hükmü ve ahlâk standardı vardır ve tarihe bakışı da buna göre renklenir. Her millet âdeta kendi için yapılmış tarih gözlükleri takar.

Japonlar'ın çevirdiği ve klâsik olan Raşomon filmini gören okuyucularım bu gerçeğin nasıl işlendiğini hatırlarlar. Ormanda geçen bir cinayet ve ırza geçme vak'ası, ana vak'anın oluşuna dokunulmadan, 3 ayrı türlü cereyan etmiş gibi gözüküyor. Hiçbiri yalan söylemediği hâlde, haydudun, kadının ve oduncunun olayı görüş tarzları o kadar farklı olmuştur ki, aynı şeye şahadet ettiklerine inanamazsınız.

Aynı vak'alar, takdim-tehir ve önem verilme veya önemsizleştirilme şeklinde anlatışlarla bambaşka bir renge bürünebilir. Bir İngiliz dostum anlatıyordu, Washington’a geldiği zaman, Amerika dışişleri bakanlığı mihmandarı onu tarihî yerlere götürmüş. Amerikan tarihinin siyasî ve askerî olaylarını anlatmış. İngiliz merakla dinlemiş ve bu tarihi pek ilginç bulmuş. Bu bir müddet böyle devam ettikten sonra, «düşman» denilen tarafın «İngilizler» olduğunu kullanılan bir tâbirden birden fark edivermiş. Şaşkın bir şekilde, «Bu anlattığınız vak'alar Amerika - İngiltere arasındaki Koloniler Savaşı devrine mi aitti?» diye sormuş. Amerikalı «Tabiî» deyince, o da «Biz böyle okumadık. O kadar farklı okuduk ki, bu anlattıklarınızı, Amerikalılar'ın başka bir milletle yaptıkları harplerle ilgili diye dinliyordum» demiş.

Amerikalı mihmandarla İngiliz dostum oturmuşlar, bildikleri tarihî vak'aları kısım kısım karşılaştırmışlar; olaylarda, esas itibariyle, bir fark ve tahrif yokmuş. Fakat parçalara atfedilen önem, sebeplerin yorumları ve görüş tarzları ikisince de malûm tarihî olayları, sonun da bambaşka şeyler gibi göstermiş.

Son zamanlarda Amerika'da, kabûledile gelmiş tarihe meydan okumak moda olmaya başladı. Çoğu sol eğilimli olan bu tarihçilere «revizyonistler» deniyor. Zenci yazarlar da Amerikan tarihini yeniden yazmaya başlıyorlar. Kızılderililerde bile bu başladı. Sioux kabilesine mensup ve çok iyi tahsili olan Vine Deloria, «Custer Died for Your Sins» eseriyle, en kabullenilmiş tarihî olaylara bile nasıl başka bir açıdan bakılınca mahiyet değiştirdiklerini gösterdi.

Milletler ve etnik gruplar, tarihe kendi geleneklerine ve karakterlerine uygun olarak bakmak istiyorlarsa bu onların hakkıdır. Millî his, tarihi anlayış tarzıyla kuvvetlenir veya zayıflar. Milletler, ne Unesco'nun, ne de solcuların felsefe görüşüyle ilgili tarihi başka türlü yazma nasihatlarına kulak asacak değillerdir. Fakat düpedüz tarih tahrifi, olan olayları olmamış, olmamış şeyleri olmuş olay gibi göstermeler, millî his kalkanına sığınsa bile ergeç iflâsa mahkûmdur. İşin püf noktası bu «ergeç» lâfında. Bazı tarih sahtekârlıkları asırlarca yakalanmadan, düzeltilmeden süregelmiş, okullarda hakikat diye okutulmuştur.

300 YIL YAŞAYAN HATA

Tarih yanlışları bazan maksatsız olarak kitaplara girer ve yakalanıncaya kadar, kitaptan kitaba aktarılarak, referans gösterilerek hürmet kazanır.

17. yüzyıldan beri Avrupa tarihçileri 1000. yıl gelmeden az evvel Hıristiyan âleminde büyük huzursuzluklar olduğunu yazıp dururlar. 1000 senesi gelince dünyanın büyük felâketlere mâruz kalacağına inanan 10. yüzyılın son yıllarında yaşayan insanlar büyük paniğe kapamışlar. 1880'lerde yazılan tarih kitapları, 999 yılında yaşayan Avrupalılar'ın deliye döndüklerini, dünyanın sonunun geldiğine inandıklarını ballandıra ballandıra anlatırlar. Tarih kitaplarından bu sefer başka sahadaki ilim adamları da veri edinerek yanlış mikrobunu yayıp dururlar. Meselâ tanınmış psikiyatr Dr. K. R. Eissler, «Ölmekte Olan Hasta» adlı kitabında, bu «tarihî olayları» zikrederek psikolojik tezini yürütür.

Halbuki bu yakıştırmalar tamamiyle uydurmadır. 1690'da —yani bahsi geçen olaylardan 700 yıl sonra yayınlanan bir eserde bir tarihçi «böyle hâdiseler olmuş olabilir» diye düşünmüş ve hiçbir tarihî vesikaya dayanmadan olmuş gibi yazıvermiş. Sonradan (1901' de), tarihçiler bunun nasıl vesikasız bir iddia olduğunu meydana çıkarmakla kalmadılar, saçmalığını da belirten deliller verdiler. Bunlardan biri çok ilgi çekici: Orta Çağ insanı, Roma rakamları (yani X, I, L, M, C gibi senboller) kullandığından, 1000 senesi onlarca (M) diye yazılıyordu ve bunda «Bin» rakamındaki yuvarlak hesaplılığın verdiği büyü yoktu. O yüzden Orta Çağ insanı, (M) yılı geliyor diye hususiyle heyecanlanması gerekmiyordu.

İşte bu boş iddia, asırlardır Batı tarihçilerini meşgul etmiş, aslı olmayan vak'alara dayanan ne teoriler yürütülmemiştir. Bunlardan biri de Haçlı Seferleri'ne aittir. Güya 1000 yılı gelip çatıp da dünyanın sonu gelmeyince, Hıristiyan âlemi rahat bir nefes almış ve beklenen felâketin Allah'ın emriyle durdurulduğuna inanmış. Allah'ın maksadının mukaddes Hıristiyan yerlerinin kurtarılması olduğuna kanaat getirilmiş ve böylece Haçlı Seferleri vacip olmuş.

HAÇLI SEFERLERİNİN SUÇLUSU TÜRKLERMİŞ

Birçok yanlışlar, böyle masum maksatlarla başlamamıştır. Haçlı seferlerinin asıl sebebini Batı tarih ders kitaplarının yüzde doksanı Türkler'e yükler. Hele Amerika'da okutulan tarih kitapları böyle iddialarla doludur.

Şüpheye aralık bile bırakmayan bu «tarihî hakikat» şuymuş: İslâmiyet'ten sonra Araplar, Hıristiyan hacılara anlayış göstermişler ve Kudüs'ü ziyaret ederlerken kıllarına dokunmamışlar. Fakat Orta Asya'dan yeni gelen Türkler, Müslümanlığı kabul edince iş değişmiş. Bu yeni Müslümanlar, Hıristiyan hacıları kesmişler, mukaddes Hıristiyan yerlerini yakmışlar ve ahaliyi, çocuklar dahil, katliâm etmişler. Haçlı Seferleri bunun üzerine başlamış.

Bu tarihi anlatış her kitapta o kadar birbirine benzer tasvir ve kelimeler kullanıyor, o kadar kesin konuşuyordu ki, şüphelendim, menşeini araştırdım. Ders kitapları bu parçaları aynen bazı genel tarih kitaplarından, bunlar da Haçlı seferlerini araştıran etüdlerden almışlar. Yani birbirinden kopya etmişler. Daha derine gitmek istedim. Etüdlerin, «ana kaynak» olarak hep Orta Çağ'ın tek bir vesikasına dayandıklarını gördüm. Bu da o Çağın papası VII. Greguar.

Papa, Ortodoks Bizans üzerinde Katolik kilisesinin hükümranlığını tekrar t«sis edebilmek için Bizans imparatorunun imdat talebini pek ciddîye almış, Haçlı seferlerinin başlaması için kışkırtıcı nutuklar vermeye başlamış. O sıraca Bizans’a tehdit Araplar’dan değil, Selçuklu Türkleri'nden goliyordu. 1071’de Malazgirt savaşı olmuş ve Bizans'ın Anadolu toprakları Türkler'ln eline gcçmiş. İstanbul bile tehlikedeydi. Şu halde mukaddes savaş için Hıristiyanlar, Türkler'e karşı alevlendirilmeliydi.

Nutuktaki «Türkler, kılıçlarının keskinliğini Hıristiyan bebeklerinin ensesinde deniyorlar» gibi cümlelere 800 - 900 yıl sonraki tarih kitaplarında bile rastlanıyor.

Halbuki Papa'nın misal vermek suretiyle bahsettiği 2 ana vak'a, Türkler daha Müslüman olmadan ve daha Orta Asya'dayken Kudüs'te ve Mısır'da cereyan etmiş. Bu olayların birine bizzat Fâtımîler sebep olmuş. Papa utanmadan, tarih kronolojisindeki büyük yanlışı gerçek gibi anlatmış ve büyük otoritesi sayesinde bugüne kadar Batı âlemine kabûl ettirmiş.

TÜRK DÜŞMANLIĞI VE TARİH

Tabiî Batı tarihçilerinin hepsi böyle gaflet içinde değil. Haçlı seferlerinin ekonomik, sosyal ve ideolojik hangi sebeplerden doğduğunu doğru olarak araştıran eserler çok. İşte bu tarihçiler, «kabûl edilen» Haçlı tarihinin yazdıklarını yana atmış, yenilerini yazmışlardır. Ama adetleri azdır ve etkileri ders kitaplarına kadar nadiren inebilmiştir.

Bu arada şunu da hatırlayalım ki Attila hakkında kasıtlı yanlış tarih eskiden beri yazılmıştır. Rahmetli Reşit Saffet Atabinen «Révisions Historiques» kitabiyle bunu tashihe çalışmıştır.

Türkier'e karşı ırkî-dinî düşmanlık nice kasıtlı, hatalı tarih yazmalara sebep olmuştur, saymakla bitmez. Bunların sonucu olarak, en münevver Batı tarihçisinde bile bir «Türk sevmezliği» kök salmıştır Meselâ, 1387'de toplanan bir tarih kongresinde, şarkiyatçı Prof. Lenor- mant, o sırada yeni keşfedilmiş olan Sumer ve Elâm medeniyetlerinin Altaylı kavimlerin eseri olduğunu zannettiğini söyleyince, Ernest Renan gibi ünlü bir entelektüel ayağa fırlamış ve lenor- mant'ı azarlamıştı. «Türkler, Macarlar ve Finler gibi barbar milletlerin müşterek ismi olan Altaylılar'a bu parlak medeniyeti yakıştırmadan evvel delillerimizi bir değil, bin süzgeçten geçirmeliyiz» gibi lâflar etmişti.

İLK MEDENİYET NEREDE BAŞLADI?

Yeni keşif ve kazılar sonucu kabul edilmiş bazı tarihi olayların tashih edilmesi çok daha kolay oluyor ve hisleri bu derece tahrik etmiyor. Meselâ, şimdiye keder insanoğlunun doğum yeri Asya olarak biliniyordu. Cava'da bulunan Pitekantropus kafatası buna delil sayılıyordu. Fakat son 10-15 yıldır Prof. Leakey’in Güney Afrika'da yaptığı keşifler bu ilk tarihi yeniden yazdırttı. Yine de kesin konulmak tehlikeli. Yeni bir iskelet güney Asya'da bulunur, menşei Afrika'nınkinden daha eski çıkarsa, ilk tarih yeni baştan yazılabilir.

İlk ziraatın doğduğu yer meselesi de böyle. Her yeni kazıyla teoriler değişiyor. Atatürk'ün tertiplediği I. Tarih Kongresi sırasında dikkatler hep Arkeolog Pumpelly’nin Türkmenistan'da Anav'da 20 yıl kadar önce yaptığı kazılara çevrilmişti. O zaman en eski buğday ekiminin hayvan ehlîleştirmesinin burada bulunduğu sanılmıştı. Türkmenistan, Türkistan'da olduğu ve bugün Türkler'in meskûn bulunduğu için, ilk ekiciliğin ve hayvancılığın Türkler tarafından icat edilmiş olacağı ihtimali kuvvet bulmuştu (tabiî ders kitaplarımıza bu, şüphe götürmez bir tarihî gerçek olarak geçti).  Daha sonraki kazılar işi karıştırdı. Madalya kah Filistin'in ve Anadolu'nun en eski sâkinlerine, kâh Güneydoğu Asyalılar'a, kâh Güney Amerikalılar'a, kah İran'ın ve Irak'ın sınır yerlilerine verildi Son 10-15 yıldır, madalya döndü dolaştı, yine Mezopotamya-İran bölgesine döndü. Bunu değiştirici yeni kazılar çıkmayınca, eski kalıntıların yaşı meselesi biraz daha kurcalandı. Eskiden yaş tesbiti, kalıntının toprak derinliğine, aynı yerde bulunmuş hayvan cinsleri kalıntısına vs göre yapılırdı. 1950'lerde Nobel mükâfatı kazanan Dr. W. Libby, Radyo-aktif- Karbon-14 metodu diye kimyevî bir ölçü icat etmişti. Buna göre eski kalıntıların yaşı yeniden gözden geçirilmiş ve pek çok eski tarihlerin yeniden yazılması icab etmişti.

Bundan kısa bir süre evvel tarih yazıcılarına yeni iş çıktı: Karbon-14  metodunun zannedildiği kadar şaşmaz olmadığı meydana çıkmış. Sızan sular kemiklere nüfuz edince karbon oranını bozuyormuş ve bilginleri yanlış rakamlara sevk ediyormuş. Şimdi bu yanlışı da önleyici yeni bir C-14 metodu bulunmuş ve kalıntılar tekrar laboratuvara sokulduğunda, bazısında 3000 yıl kadar yanlış bulunmuş.

Yeni verilere göre en eski köpek Miladdan 7300 yıl önce ve İngiltere'de ehilleştirilmiş. En eski keçi M.Ö. 8050 yıllarında İran'da, koyun da İran'da 7700 yıllarında ehlileştirilmiş. En eski sığır Yunanistan'da M.Ö. 7000 sıralarında en eski at da Ukrayna'da 4350’de yaşamış.

Yaş ölçüsünü bu sefer doğru olarak kabûl etsek dahi, kazıların sonucuna göre ilk hayvan şurada ehlîleştirilmiştir, demeye şimdilik imkân yok. Dünyanın başka bir tarafında yeni bir kazı ve yeni bir buluş bu tarihi yeniden yazmaya sebep oluverir.

KLASİK MEDENİYETLERİN BAŞLANGICI

Çok eskiden beri tarihçiler kitaplarını yazmaya kolayca başlardı: «Klasik anlamda ilk medeniyetler Nil ve Mezopotamya bölgesinde başlamıştır. Bu medeniyetleri toprak çiftçisi toplumlar yaratmıştır. Sınırlarının ötesinde ise, atlı çobanlıkla meşgul barbarlar vardı. Daimî surette yerleşik halka saldırır, yağma eder, medeniyetin gelişmesini geriletirlerdi...».

Böyle yazan tarihçilerin tek derdi, Mısır mı, Sümer medeniyeti mi, daha önce başladı konusuydu. Nihayet Sümer'e ilklik madalyası verildi ve sakin günler geldi sanıldı.

Halbuki başka tarihçiler bu asrın ilk yarısında, bu çeşit tarih yazışın gerçeklere uymadığını iddiaya başladılar. Bunlar arasında Alman O. Menghin, Schmidt ve Koppers, atlı göçebelerin ve Türkler' in ilk medeniyetlerin kuruluşunda çok büyük payı olduğunu isbat ettiler.

Tabiî karşılanabilecek ilk mübalağalar bir yana bırakılırsa, atlı göçebe Türkler'in Mezopotamya, Anadolu, Hint, Nil ve Çin medeniyetlerine ve dolayısıyla Yunan ve Roma medeniyetlerine etkileri gerçekten büyük olmuştur. Fakat Batı tarihçilerinin bu gerçekleri ders kitaplarına kadar getirecek yeni yazışlarda acele ettikleri yok.

YAKIN TARİHİN YAZILMASI

Bu satırları yazdığım sırada bile tarihçiler yanlış tarihler yazmakla, başka tarihçiler de vaktiyle yazılmışları silboz edici yeni tarih kitapları kaleme almakla meşguller.

Amerika'da, son 25 yılın «Soğuk Harp» tarihi deşilip duruluyor. Dünya siyasetinde rol oynayan devletlerin ve devlet adamlarının bildiğimiz gibi hareket etmedikleri, herkesin kabul ettiği şeylerin başka türlü cereyan ettiği, veya öyle gözüktüğü iddia ediliyor.

Geçenlerde ölen eski Cumhurbaşkanı Harry Truman'ın hayatı bile, ölümünden az evvel, Yale Profesörü Gaddis Smith tarafından bir türlü, kızı Margaret (şimdi Bayan Clifton Daniels) tarafından başka türlü görülüyor. Yale Profesörü, Truman tarihini başka türlü yazarken, eski Cumhurbaşkanının kızı «Harry S. Truman» eserinde «tarihi yeniden yazanların» yazdıklarını yine silboz ediyor, eskisine getiriyor.

Yeni yayınlanan «Lusitania» adlı kitapta İngiliz tarihçisi Colin Simpson, 1915'de Almanlar tarafından torpillenip batan ve Amerika'nın harbe giriş sebeplerinden biri olan bu yolcu gemisinin hiç de mâsum olmadığını isbat ediyor. Lusitania'nın aslında savaş işlerine karıştığını, gizli olarak silâh ve mühimmat taşıdığını, ne ölen 1198 yolcunun (galiba bizim pehlivan Koca Yusuf da bunlar arasındaydı), ne de halk efkârının bugüne kadar bu hususu bilmediklerini açıklıyor. Böylelikle bir geminin batışının ve dolayısıyla Amerika'nın harbe girişinin tarihi de yeniden yazılmak gerekiyor.

Bütün bu yazılanlar neyi isbat ediyor? Tarih diye okuduklarımızın yanlış dolu, itimat edilmez şeyler olduklarını, tarihin ilim olamıyacağını mı?

Lincoln 1862 nutkunda «Vatandaşlar, tarihten kaçınamayız» demişti. Ama hangi tarihten? Kimin yazdığı tarihten?

Bahsi geçen tarih, dinamik, değişen bir tarihtir. Köhnemiş, kıkırdakları donmuş değişmez bîr eski kuvvet değildir. Her an tashih edilebilmesi, her an taze görüşlere açık oluşu tarihin kuvvetidir. Yeni şeyler her zaman eski görüşlerin tashihini icab ettirir. Diğer ilimler de öyle değil mi? Tarih belki biraz daha çok. Çünkü tarih, ilim olduğu kadar sanattır da...

 

etarih istatistik

Makale Görünüm Sayısı
26007142

Üye Kaydı ve Girişi

38 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi